Resim, Topsakal ve Sempozyum / Üzgünüm, Anlamadım
Bu hafta düzenlenecek sempozyum için üniversitemizi yurdun dört yanından güzel sanatlar hocaları ziyaret etti. Onlar için tahsis edilmiş sergi salonuna arkadaşlarımla gittim. Hem de çok fazla merdiven çıkarak. Öyle ki bu salon, kendim için bile uğramaya motivasyonların kifayetsiz kaldığı dekanlık katının da bir üstünde yer almakta.
Salona, ülkenin entelektüel birikimini hafife almadığımı kanıtlamak için gitmek, zahmetten sayılmamalıydı. Salonda "ah, ah, ah" şeklinde gevrek kahkahalar, yetmişe yüz tuvaller, tüp boyalar, fırçalar, elinde tutanın kendini karanlığında kaybedeceği aydınlıkları çağrıştıran arçelik mini fırın tepsisi ebatında paletler; devamı geleceği meçhul ama bir oturuşta boğacağım kuru pasta çeşitleri ve hocalar... Her şey yerli yerinde, her şey renkli, gerçeküstü. Planda salona hızlı bir bakış atmak, sonrasında sağ baştan tüm hocalara kibirlerinin en güzel yerini tattırmak vardı. Normalde ekserisi "Lan acaba bunun resim yeteneği yok da bize sürreal filan diye gagalıyor olmasın" diye yorumlayacağım tablolara övgüler dizmek üzereydim. Ayrıca o kadar yol gelmişlerdi.
Birinci sınıfta okul kimlikleri dağıtılırken güzel sanatlarda eşantiyon verilen fularım, postallarım ve Massive Attack, Radiohead, Muse karışımı üniversiteliliğimle oradaydım işte. İlk olarak, açıkçası küçük turumuzun sonuna kadar da anlam veremeyeceğim bir kompozisyon üzerinde çalışan muhteşem tipli Bruce Willis kafasına sahip iri yarı bir hocanın yanına uğradık.
Hocam bu tabloda bize ne anlatmaya çalışıyorsun veya ne çiziyorsun gibi hayvan bir soru yöneltmeden önce birkaç saniye gözlemledik. Arkadaşlarım, zannımca üçte biri kesilmiş, dikenli mor soğandan sızan güneş ışığı ve altında konumlanmış dokulu kaya tablosuna milyonlarca anlam yüklerken sorumuzu da bulmuştuk. İçimizden birinin "hocam hangi konseptte çiziyorsunuz?" sorusuna hoca "kaderciyim" diyerek nüktedan bir hâl sergilemişti. Zaten ancak kaderin bilinmezliğine inanan biri bu kadar anlaşılmaz bir şeyi ortaya çıkarabilirdi. Tam olarak ne olduğunu soramadığım gibi hiçbir şeye de benzetemiyordum. Kaderine ya da salata tahtasına farklı bir yorum olmalıydı ama..? "Çizdiğin her neyse tam olarak neresinden şikayetçisin?" de denmiyor tabii, denmez. Gözüm bir yandan kuru pastaya abanan hocaların üzerinde bir yandan tablodaydı.
Altta yer alan kayada farklı bir teknik denemişti. Çiziklerle deforme edilmiş, derinlikli bu teknik, kesin içimizdeki kötülük yahut yeni başlayanlar için yara kalmış vicdanların çığlığı olmalıydı; olsa iyi olurdu. Sanatını ciddiyetle icra eden birisi mutlaka bir şeyler demek istiyor olmalıydı. Ama hayır, yüklemek istediğim anlamlar, bulmak istediğim mesajlar git gide azalıyordu. Benzetmek istediğimiz şeyler üzerine atıp tutarken Bruce, ansızın şovalenin arkasına geçip "demek tıkandınız, bir de şöyle bakın" diyerek tuvali ters çeviriverdi. Grubumuzdan yükselen "vaaay" ve "işte bu!" nidaları salondaki diğer yırtıcıları üstüne çekmişti bile. Yetenek sizsinizde yarışmacının on beş saniye içinde fırça ve tuvalle kavga ederken jürinin çoktan üç hayırı geçirdiği, bir halta benzemeyen resmi ters çevirince ortaya çıkan Özal portresi şaşkınlığı yaratacağını beklesem de... Yok, anlamadım. Tarhanayı yanlış tabloya fırlatmışlardı.
Hırt kaldım olaya, salona, okuluma, arkadaşlarıma ve bizi kırmayıp okula gelen hocalara. Hiçbir şey bilmiyor ve sanattan filan anlamıyordum. Sorsan onda birini çizemez, daha tuvali jelatininden çıkarırken üşenir kömürlüğe indirirdim. Sanat kim içindi bilmiyorum fakat o an benim için olmadığı kesindi. Ama öte yandan da.. yani.. tabii sen daha iyi bilirsin hocam.
giray
01.10.2025



Yorum Bırakın