Oğuz Kağan Destanı’nı anlatan başlıca iki kaynak bulunur. Birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde yer alan Uygurca nüsha, ikincisi ise 14. Yüzyılda Reşidüddin Fazlullah tarafından kaleme alınan bir diğer nüshadır. Genel itibariyle her iki metin de; Türklerin cihan hakimiyeti arzusunu, Oğuz Kağan’ın ortaya koyduğu kuralları, bozkır topluluğunun düşünce hayatını ve dini inanışları konu edinir. Burada bahsedilen Oğuz töresi, üzerinden yüzyıllar geçtikten sonra bile neredeyse tüm Türk devletlerinin kuruluş kodlarında etkili olmuş ve halk nezdinde ciddi bir kabul görmüştür. Ayrıca kendinden sonraki destanların şekillenmesinde de oldukça etkilidir.
Türk’ün ulu atası olarak kabul edilen Oğuz Kağan, Reşidüddin’in anlatımına göre Asya Hun imparatoru Mete Han (M.Ö.209) ile özdeşleştirilmiş; nitekim Oğuz’un kağan olmadan önce babasıyla mücadele etme hikayesi, Mete Han’ın babası Teoman’u öldürdükten sonra hükümdar olma hikayesiyle birleştirilmiştir. Bunun yanı sıra; Ziya Gökalp, Osman Turan ve Hüseyin Namık Orkun gibi usta tarihçiler de bu görüşe katılarak Hunlardan Osmanlı’ya kadar süregelen idari, siyasi, sağ-sol teşkilatlı yönetim şeklini Mete ve Oğuz’a atfetmişlerdir. Bu duruma dair bir diğer kanıt da Mete’nin Hun ülkesini yirmi dört komutana bölmesidir. Çünkü yirmi dört Oğuz boyunun da yirmi dört beyi bulunur.

Destanın biraz da içeriğine değinecek olursak eğer Oğuz Kağan’ın evliliklerinden de söz etmemiz gerekecektir. Meşhur yirmi dört Oğuz boyunun kökenini oluşturan iki evlilik, metinde tam olarak şöyle anlatılmıştır:
“Günlerden bir gün Oğuz Kağan Gök Tanrı’ya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir ışık indi. Güneş’ten ve Ay’dan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce Gök Tanrı da gülüyor, kız ağlayınca Gök Tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara; Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerin birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz, ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara; Gök, Dağ ve Deniz isimlerini verdiler.”
Burada Oğuz’un hem gökten hem de yerden gelen bir kadınla evlenmesi ve üçer erkek çocuk sahibi olması metaforu, onun aynı anda göğe ve yere hakim olma gayesini temsil eder. Ayrıca ilk üç oğlunu diğerlerinden üstün tutup Türk mitolojisinde Gök Tanrı’dan sonra ikincil öneme sahip olan astral unsurların adlarını vermiştir (Gün, Ay, Yıldız). Gök, Dağ, Deniz isimlerini koyduğu küçük oğullarını ise dünyaya ait yer-su kültlerinden gelme unsurlar olarak gördüğü için daha alt kademede tutmuştur.

Zamanla ilk üç çocuğa “Bozoklar”, ikinci üç çocuğa “Üçoklar” denilmiş ve yirmi dört Oğuz Boyu bu iki üçlünün soyundan türeyerek meydana gelmiştir. Oğuz Kağan vasiyetinde dahi oğulları arasındaki ayrımı sürdürüp kendi ölümünün ardından hükümdarın Gün Han olmasını istemiş, sonrasında tahta oturacak kişilerin de yine Bozoklar’dan seçilmesini emretmiştir. Türk mitolojisinde Doğu yönünün kutsal sayılmasından ötürü Bozoklar’ın Doğu’da (sağda), Üçoklar’ın ise Batı’da (solda) ikamet etmesi gerektiğini söyleyerek; vefatıyla beraber herhangi bir karışıklık çıkmasın diye bütün oğullarının rütbe ve lakaplarını belirlemiştir.

Türkler’de yukarıda bulunan tek bir Tanrı ne kadar önemliyse aşağıda bulunan tek bir Hakan da o kadar önemli olduğu için Hakan’ın görevi Gök Tanrı’nın düzenini tüm cihana yaymaktır. Dolayısıyla Hakan Gök Tanrı’nın en önemli temsilcisi, yani bir nevi yeryüzündeki gölgesidir. Oğuz’un oğullarına sarf ettiği şu veda niteliğindeki sözler de bu durumun kanıtları arasında gösterilebilir:
“Ey oğullarım, ben çok aştım. Çok vuruşmalar gördüm. Çok kargı ve çok ok attım. Atla çok yürüdüm. Düşmanlarımı ağlattım, dostlarımı güldürdüm. Ben Gök Tanrı’ya olan borcumu ödedim.”


Yorum Bırakın