Bir ortam düşünün. Birisi yanlış bir şey söylüyor. Herkes duyuyor. Herkes biliyor. Ama kimse konuşmuyor. Çünkü mesele doğru ya da yanlış değil artık.
Mesele, konuşmanın bedeli.
İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, bildiği hâlde söyleyemediği için susar.
İşte korku burada başlar.
Korku, yalnızca cezadan ibaret değildir. Dışlanmak, hedef olmak, yanlış anlaşılmak, yalnız kalmak…Bunların her biri, insanı sessizliğe iter. Ve zamanla sessizlik alışkanlığa dönüşür.
Bir süre sonra insanlar şunu yapmaya başlar: Yanlışla karşılaşınca düzeltmek yerine bakışlarını kaçırır. Doğruyu söylemek yerine ortamı terk eder. Konuşmak yerine susmayı öğrenir. Bu bir geri çekilme değil, yavaş yavaş vazgeçmektir.
Toplumsal Hafıza Akımı’na göre korku, yalnızca bireysel bir duygu değildir; toplumsal gerçekliği şekillendiren görünmez bir sınırdır. Çünkü insanlar konuşmadığında, gerçek ortadan kaybolmaz. Ama duyulmaz hâle gelir. Ve duyulmayan bir gerçek, zamanla yok sayılır.
En tehlikelisi de budur:
Kimsenin açıkça savunmadığı bir yanlış, kimsenin karşı çıkmadığı için güçlenir.
Sonra bir gün o yanlış, “zaten hep böyleydi” denilen bir gerçeğe dönüşür.
Oysa başta herkes biliyordu. Sadece kimse söylemedi.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın