Bilgi, doğası gereği kapatılamaz.
Üretilir, yayılır, dönüşür ve en sonunda kamusallaşır.
Ancak modern akademik düzen, bilgiyi çoğu zaman bir dolaşım aracı olarak değil, bir mülkiyet alanı olarak görme eğilimindedir. İsimler, unvanlar ve atıflar, bilginin önüne geçmeye başladığında mesele hakikat olmaktan çıkar; görünürlük ve sahiplik meselesine dönüşür.
Toplumsal Hafıza Akımı bu noktada daha özgürlükçü bir yerden konuşur:
Bilgi, nihai olarak toplumundur.
Bir düşünce, bir veri ya da bir tespit, toplumun ortak hafızasına girdiği andan itibaren yalnızca onu üretene ait olmaktan çıkar. Çünkü bilgi, paylaşıldıkça anlam kazanır; dolaşıma girdikçe güçlenir. Onu sürekli teknik bariyerlerle çevrelemek, yayılmasını değil, daralmasını sağlar.
Bu çerçevede intihal kavramı da yeniden düşünülmelidir.
Evet, bir metni birebir kopyalayıp sahiplenmek etik dışıdır.
Ancak her bilgi aktarımını katı atıf kurallarıyla sınırlandırmak da, bilginin doğasına aykırıdır. Çünkü bu yaklaşım, bilgiyi korumaz; aksine onu belirli çevrelerin kontrolünde tutar.
Bugün akademik dünyada görülen “unvan merkezli” yaklaşım, bu sorunu daha da derinleştirir. “Kim söyledi?” sorusu, “Ne söylendi?” sorusunun önüne geçer. Böylece bilgi değil, statü konuşur.
Toplumsal Hafıza Akımı bu noktada şu ayrımı öne çıkarır:
Bir bilginin değeri, onu dile getiren kişinin kimliğinden çok, içeriği ve toplumda nasıl bir karşılık bulduğuyla ilgilidir.
Bu, sorumsuz bir serbestlik çağrısı değildir.
Aksine, bilginin daha geniş bir sorumlulukla ele alınmasıdır.
Çünkü bilgi özgürleştiğinde yalnızca yayılmaz; aynı zamanda daha fazla kişi tarafından sorgulanır, tartışılır ve yeniden üretilir. Bu da onu zayıflatmaz, güçlendirir.
Sonuç olarak mesele şudur:
Bilgi ya duvarların arkasında kalır, ya da toplumun içinde yaşar.
Bilgi korunarak değil, paylaşılarak güçlenir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın