Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler uzun yıllardır "müttefiklik" söylemi üzerinden anlatıldı. Ancak arşivler açıldıkça ve gizliliği kaldırılmış belgeler gün yüzüne çıktıkça, bu ilişkinin yalnızca dostluk ve ortaklık üzerine kurulmadığı daha net görülüyor. Devletler arasındaki ilişkilerde kalıcı dostluklardan çok kalıcı çıkarların bulunduğu gerçeği, Türkiye'nin yakın tarihinde birçok kez karşımıza çıktı.
Bugün elimizde bulunan belgeler, Washington'un Türkiye'yi yalnızca bölgesel bir ortak olarak görmediğini, aynı zamanda kendi stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirilmesi gereken bir ülke olarak değerlendirdiğini gösteriyor. Siyasi gelişmelerden ekonomik tercihlere, dış politikadan güvenlik meselelerine kadar birçok konuda Türkiye üzerinde nüfuz kurma çabalarının izleri bu belgelerde açıkça okunabiliyor.
Bu belge tek başına bir hüküm vermeye yetmez. Tarihçilik böyle yapılmaz. Bir kâğıda bakıp bütün bir dönemi açıklamaya kalkışmak bilime de gerçeğe de zarar verir. Fakat bazen tek bir belge, zaten bilinen bir gerçeğin perde arkasını aydınlatır. Burada karşımıza çıkan da tam olarak budur.

ABD, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye'ye silah ambargosu uyguladı. Gerekçe belliydi. Fakat şu soru bugün hâlâ geçerliliğini koruyor: Bir müttefik, çıkarlarıyla uyuşmayan bir karar alındığında ekonomik ve askerî baskıyla hizaya getirilmeye çalışılıyorsa buna ne denmelidir? Belgede geçen ifadeler, dönemin Türk devlet yöneticilerinin de bu durumu sıradan bir diplomatik anlaşmazlık olarak görmediğini ortaya koyuyor.
Emperyalizm her zaman işgal gemileriyle gelmez. Bazen kredilerle gelir. Bazen askerî yardımlarla gelir. Bazen de yardımın kesileceği tehdidiyle gelir. Büyük güçlerin tarih boyunca kullandığı yöntemlerden biri, bağımlılık ilişkisi kurmak ve ardından bu bağımlılığı siyasi baskı aracına dönüştürmektir. Türkiye'nin yaşadığı tecrübe de bu açıdan dikkat çekicidir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda mesele yalnızca 1975'teki bir ambargo değildir. Mesele, bağımsız karar alan ülkelerin nasıl cezalandırılabildiğini görmektir. Açılan arşivler, yayımlanan raporlar ve dönemin diplomatik yazışmaları birlikte okunduğunda karşımıza çıkan tablo nettir: Güçlü devletler çoğu zaman dostluk diliyle konuşur, çıkarları zedelendiğinde ise baskı araçlarını devreye sokar. Tarihin bize öğrettiği en önemli derslerden biri de budur.
Bu nedenle anti-emperyalizm bir slogan değil, bağımsızlık meselesidir. Hangi ülke tarafından uygulanırsa uygulansın, bir milletin iradesini dış baskılarla şekillendirmeye çalışan anlayışa karşı çıkmak gerekir. Belgeler değişebilir, aktörler değişebilir, dönemler değişebilir. Değişmeyen şey ise bağımsızlığın her nesilde yeniden savunulması gereken bir değer olmasıdır.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın