---
*Kayıt: Nefer. Yaş: kestirilemedi. Aile: -. Vukuat: -. İmza: —*
*— Jandarma Ali'nin adi defterinden, tarih atılmamış bir sayfa*
---
Ses önce geldi. Taşın üstünden akan suyun sesi — düzenli, sabırlı, dünya kaç kere yıkılırsa yıkılsın aynı kalacakmış gibi bir ses. Sonra soğuk geldi: omzumun dayandığı taşın soğukluğu, ensemdeki nemli havanın soğukluğu. Gözlerimi açtığımda önce hiçbir şey anlamadım. Sonra kubbeyi gördüm.
Büyüktü. Gri taştan, üstünde kurşuni bir gökyüzü, iki yanında ince minareler. Eminönü Camii'ymiş — bunu sonradan öğrendim; o an sadece "büyük ve taş" diye biliyordum onu. Sırtımı dayadığım şey bir çeşmeydi, suyu hâlâ akıyordu, oluk taşı yosun tutmuştu, kim bilir ne zamandır kimse içmiyordu bu sudan.
Kim olduğumu sordum kendime. Cevap gelmedi. Adımı sordum. O da gelmedi. Sadece bir boşluk vardı — üstünde hiçbir şey yazmayan bir sayfa gibi — ve ben o sayfanın üstünde oturuyordum.
Sağıma baktım. Meydan genişti, taş döşeliydi, ortasından bir tramvay hattı geçiyordu; rayların üstünde ince bir pas tabakası parlıyordu sabah ışığında. Çeşmenin az ötesinde, hâlâ sönmemiş bir sokak feneri duruyordu — camı, alevin rengine değil, tuhaf bir mora çalıyordu, sanki içindeki ışık yanlış bir dünyadan ödünç alınmıştı. Kimse dikkat etmiyordu ona; belki hep böyleydi, belki sadece o sabah öyleydi. Ben de uzun bakmadım. Solumda Mısır Çarşısı'nın L biçimli cephesi başlıyordu, kepenkler yeni açılıyordu, biri gıcırdayan bir el arabasını çekiyordu. Meydanın öbür ucunda, devasa, şişirilmiş bir balon asılıydı bir binanın cephesinde — üstünde "Domuz'a Katılın" yazıyordu. Kime, neye katılmak, bilmiyordum. Kimse de durup açıklayacak gibi görünmüyordu.
Meydan uyanıyordu benimle birlikte. Bir tramvay gıcırtıyla geçti, içi boştu daha, sürücüsü esniyordu. İki nöbetçi jandarma, gaz maskeleri yüzlerini gizleyerek, süngülü mavzerleriyle meydanın köşesinde duruyor, hiç kıpırdamadan bekliyorlardı — sanki taştandılar, sanki camiden bir parça kopmuş da orada bırakılmıştı. Yaşlı bir kadın, çeşmenin öbür ucunda, eteğine topladığı ceviz yapraklarını bir torbaya dolduruyordu, kime götüreceğini bilmiyordum ama işini dünyanın en doğal işiymiş gibi yapıyordu. Benim gibi, kumaşları yeni giydirilmiş, henüz alışmamış birkaç genç daha gördüm uzaktan. Biri kısa bir kılıcı beceriksizce kemerine takmaya çalışıyor, bir yandan da havada boş yere bir tekme pratiği yapıyordu — biri yanından geçerken ona bir şey bağırdı, "narayı önce öğren, kılıcı sonra" gibi bir şey, gülüştüler. Bir başkası, biraz ötede, parmaklarıyla havada küçük, tekrarlayan bir şekil çiziyordu, dudakları kısık kısık kıpırdıyordu — soğuk mu istiyordu, ateş mi, anlayamadım, ama parmak uçlarında bir an için hiç yoktan bir buğu belirip kayboldu. Üçüncüsü, çeşmenin kenarında, yaralı bir kargayı avucunda tutmuş, ona bir şeyler mırıldanıyordu; kuş debelenmeyi kesmişti. Demek yalnız değildim, ve demek önümde birden fazla yol vardı. Bu düşünce beni ne rahatlattı ne de rahatsız etti; sadece bir bilgiydi, kaydettim, geçtim.
Karşımda, birkaç adım ötede, bir çocuk duruyordu. Elinde bezden yapılma bir şey vardı — kukla mı, oyuncak mı, tam seçemedim — ipini parmağına dolayıp çözüyor, dolayıp çözüyordu, dudakları hafifçe kıpırdıyordu, sanki eski bir tekerlemeyi mırıldanıyordu. "Kuklacı geldi, kuklacı gitti..." gibi bir şey. Belki de yanlış duydum; o yaşta bir çocuğun sesi rüzgârda kolayca kaybolur.
Sonra bir gölge düştü üstüme.
"Uyandın demek." Ses yaşlıydı ama titrek değildi — bir kararlılığı vardı, uzun zamandır aynı cümleleri farklı insanlara söylemiş birinin sesiydi. Başımı kaldırdığımda önce sakalını gördüm, sonra şapkasını, sonra boynundaki yeşile çalan atkıyı. Yüzü bana dönüktü ama bakışları tuhaftı — beni değil, sesimin geldiği yeri arıyordu sanki, birkaç santim yana kaymış, hafifçe yukarıda. Elini uzattı; ben tutmadan önce havada bir an asılı kaldı, sonra parmaklarım onunkilere değince rahatladı.
"Agah," dedi. "Agah Efendi derler bana çoğu kişi. Sen bugün nasıl bir isimle anılmak istersin, bilmiyorum — kimse bilmiyor galiba." Bunu bir suçlama gibi değil, sıradan bir gözlemmiş gibi söyledi. "Olsun. Buralarda isim, sonradan kazanılan bir şeydir zaten."
Kalkmaya çalıştım, bacaklarım önce beni dinlemedi. Agah Efendi beklemedi, arkasını dönüp yürümeye başladı — elindeki bastonun ucu taşlara her vuruşta ince bir tık sesi çıkarıyordu, düzenli, bir metronom gibi. Ben de peşinden gittim, çünkü başka gidecek yerim yoktu, çünkü o an dünyada bildiğim tek şey oydu: bir sesin peşinden gitmek.
"Burası Eminönü," dedi yürürken, sanki sorumu duymuştu da öyle cevap veriyordu. "Dünyanın geri kalanından haberimiz yok, genç kişi. Belki hâlâ bir yerlerde şehirler var, meclisler var, insanlar sabah kalkıp ekmek alıyor hiçbir şeyden habersiz. Belki de yok. Elli yıldır kimse bize bir cevap getiremedi. Biz de burada, bildiğimiz kadarıyla, itidalimizi bozmadan yaşamaya çalışıyoruz." Sesinde ne bir öfke vardı ne bir yakınma — uzun süredir taşınan bir gerçeğin ağırlığı, o kadar.
Yürürken uzun, koyu paltosunun eteği taşlara sürtüyordu, adımları benimkinden daha kararlıydı — bu şehri gözle değil, ayakla ezberlemiş biri gibi yürüyordu. Bir ara sağdan bir el arabası geçti, tekerleği gıcırdadı; Agah Efendi başını o yöne çevirdi, ses kesilene kadar orada tuttu, sonra tekrar öne döndü. Ben de o an anladım sanırım.
"Teşkilat'ın burada bir işi var," dedi, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. "Meşruiyetimiz tartışılır bazen, itidalimiz de. Ama birileri bu şehri bir arada tutmalı, genç kişi, yoksa geriye kalan tek gerçek dünya parçası da elimizden kayar." Sesi bir an sertleşti, sonra yumuşadı. "Sen de artık o birilerindensin. İster misin istemez misin, ayrı bir soru."
Meydanı geçerken cami hoparlöründen kısa bir anons geldi, çıtırtılı, yarım yamalak: "...Yükseliş Cemiyeti'nin zühriyetine hayır..." Agah Efendi'nin çenesi hafifçe gerildi ama hiçbir şey söylemedi, ben de sormadım. O an anlayacak kadar bilgim yoktu zaten; sadece kelimeyi bir yere, aklımın bir köşesine bıraktım, sonra unuttum.
Beni götürdüğü yer, meydanın kenarında, kapısının üstünde küçük, sade bir levhayla "Teşkilat" yazan taş bir binaydı. Önünde gaz maskeli iki nöbetçi bekliyordu, süngülü mavzerlerini göğüslerine yaslamış, hiç kıpırdamadan. İçeri girdiğimizde loş bir oda karşıladı bizi — duvarda büyük, elle çizilmiş bir Eminönü haritası asılıydı, üstünde kırmızı mürekkeple işaretlenmiş birkaç nokta vardı, birinin yanında sadece "Antrepo" yazıyordu, başka açıklama yoktu. Bir masanın arkasında oturan adam mavzerini duvara dayamış, defterine bir şeyler yazıyordu.
"Ali," dedi Agah Efendi, "bir Nefer daha getirdim sana. Teşkilat'ın işine yarar, tedbirli ve sağlam görünüyor."
Adam — Jandarma Ali — başını kaldırdı, beni tepeden tırnağa süzdü, memnun ya da memnuniyetsiz hiçbir şey belli etmeden. "Otur," dedi, defterini kapatmadan. Sonra bir sandığı açtı, içinden file bir gömlek, deri bir yelek, birkaç katman kaba kumaş çıkardı, önüme itti. "Giyin. Büyük gelirse söyle, küçük gelirse de söyle. Söylemezsen böyle gidersin."
Kıyafetleri giyerken tuhaf bir şey oldu içimde — sanki üstüme bir isim giyiyordum, benim olmayan ama artık benim olacak bir şey. Nefer. Defterdeki tek satır. Kimsenin gerçek adımı sormayacağı, benim de kimseye söyleyemeyeceğim bir kelime — çünkü söyleyecek bir şeyim yoktu ki.
Belindeki kayışta kendi gaz maskesi asılıydı, camları buğulanmış, hiç kullanılmamış gibi duruyordu ama üstündeki çizikler başka bir şey söylüyordu. Duvardaki haritaya bir kez daha baktım kapıdan çıkarken — "Antrepo" yazan o nokta, kırmızı mürekkebiyle diğerlerinden daha koyu görünüyordu, sanki üzerine defalarca basılmıştı kalem.
Jandarma Ali, giydirdikten sonra beni kapıya kadar götürdü, elini omzuma koydu — sert ama düşmanca değil. "Şimdi maaşını al," dedi, "sonra sokağa çık. Fareler bekliyor seni, kemeler bekliyor. Küçük işler. Alışırsın." Bir an durdu, sanki eklemek istediği başka bir şey vardı da vazgeçti. "Alışırsın," dedi yine, bu sefer kendine söylermiş gibi.
Bankacı, hemen yan binadaydı — küçük, camlı bir gişe, arkasında gözlüklü, tıknaz bir adam. Önümdeki tahta tezgâha birkaç sikke sürdü, hızlı ve alışkanlıkla, sanki bu hareketi günde elli kere yapıyordu. "Düzenli değil bu," dedi, gözlüklerinin üstünden bakarak, sanki daha önce sorulmuş bir soruyu cevaplıyordu. "Bazen az, bazen hiç. Teşkilat'ın işi böyle işliyor. Ama bugünlük bu kadar."
Sikkeleri avucumda tarttım. Hafifti. Üstlendiğim şeyin ağırlığına kıyasla şaşırtıcı derecede hafif. Bankacı, tezgâhın üstündeki defteri çevirirken, gözünün ucuyla bana baktı — meraklı değil, sadece alışkanlık gereği, her yeni Nefer'e attığı türden bir bakış olmalıydı bu. "Uzun yaşa," dedi, hiçbir vurgu katmadan, sanki bir esnaf müşterisine "güle güle kullan" der gibi. Sonra gişenin camını kapattı.
Dışarı çıktığımda güneş biraz daha yükselmişti, meydan biraz daha kalabalıklaşmıştı. Uzaktan, çeşmenin oradan, hâlâ o çocuğu görebiliyordum — birinin ona "Umut" diye seslendiğini duydum — hâlâ elindeki bez kuklayla oynuyordu, ipini dolayıp çözüyor, dolayıp çözüyordu.
Kim olduğumu hâlâ bilmiyordum. Ama artık üstümde bir kelime vardı, deftere yazılmış, kumaşa işlenmiş bir kelime: Nefer. Belki bir isimle başlamak, hiç isimsiz kalmaktan iyiydi. Belki de değildi. Bankacı'nın "uzun yaşa" derken sesindeki o tuhaf, alışılmış boşluğu düşündüm bir an — sanki bu sözü kaç kişiye söylemişse, kaçının gerçekten uzun yaşadığını da biliyordu. Bunu düşünecek vaktim olmadı — meydanın öbür ucunda, taşların arasından iri bir farenin gölgesi süzüldü ve biri bağırdı:
"Nefer! Şuraya bak!"
Koştum. İlk günümdü, ve şehir, adımı henüz bilmeden benden bir şeyler almaya başlamıştı bile...








Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın