Kıyamet'in Mirası - Yasemin ve Işık - 4

Kıyamet'in Mirası - Yasemin ve Işık - 4
1 Beğen
0 Yorum

---

*Antrepo baskını katılımcıları, yarın gün doğumundan sonra batı iskelesinde "Y" ile
görüşecek.*
*— Teşkilat günlük emir defterine elle eklenmiş, imzasız bir satır*

---

Yasemin'i daha önce hiç görmemiştim ama adını biliyordum — nasıl bilmezdim ki. Diğer Neferler ondan bahsederken sesleri değişirdi, saygıyla korkunun birbirine karıştığı bir tona bürünürdü. "Teşkilat'ın kendi kılıcı," derdi biri. "Komutan'ın gölgesi," derdi bir başkası, ne demek istediğini hiç sormadım. Bir tanesi, adını hatırlamadığım bir kız, bir keresinde on dört fare-adamı tek başına durdurduğunu anlatmıştı, ama sonra "duyduğuma göre" diye eklemişti, ve ben o "duyduğuma göre"nin bütün hikâyeyi nasıl gölgelediğini fark etmiştim. Kimse onu tam olarak görmüş değildi sanki, herkes bir başkasından duymuştu. Antrepo'dan döndüğümden beri iki kere onun bulunduğu söylenen iskelenin önünden geçmiş, ikisinde de yönümü değiştirmiştim — bahanem yoktu, sadece gitmeye cesaret edememiştim.

Üçüncü sefer bir seçenek olmaktan çıktı. Kaldığım koğuşun kapısında bir kâğıt buldum, aceleyle, elle yazılmış: "Antrepo baskını katılımcıları, yarın gün doğumundan sonra batı iskelesinde Y ile görüşecek." Altında imza yoktu. İhtiyaç da yoktu sanırım — herkes kimin kastedildiğini biliyordu.

O gece pek uyuyamadım. Ne söyleyeceğimi, nasıl duracağımı, elimi nereye koyacağımı düşünüp durdum, sanki bir sınava girecekmişim gibi — oysa kimse bana ne bekleneceğini söylememişti, korkumun kaynağı da tam olarak bu belirsizlikti belki.

Uyuyamayınca kalkıp Vahit'i görmeye gittim, koğuşunun ucundaydı. Kolu hâlâ askıdaydı, omzu sargılıydı, ama gözleri açıktı ve beni görünce sırıttı. "Nurcan iki kere geldi bugün," dedi, sesi hâlâ biraz yorgun ama içi rahatmış gibiydi. "Kemik tuttu diyor, üç güne kalkarım. Sen benden önce bir yere gitme sakın." Gülmeye çalıştım, o da güldü, sonra öksürdü, acıdı belli ki ama yine de gülümsemeye devam etti. Biraz oturdum yanında, konuşmadan, sonra kalkıp iskeleye gitmek üzere ayrıldım.

Sabah, batı iskelesine giden yol, Şarapçı'nın her zamanki köşesinden geçiyordu. O sabah orada değildi, ya da ben görmedim; belki de bilerek başka bir yola sapmıştı, beni yalnız bırakmak için. Sandıkları yerli yerindeydi ama üstünde kimse oturmuyordu, ve bu, bir sebepten, beni daha da tedirgin etti. Deniz kokusu buradan başlıyordu gerçekten — Eminönü'nün iç sokaklarında hep uzaktan duyulan o tuz ve çürük ahşap kokusu, burada birden yoğunlaşıyordu, sanki şehir burada bitip başka bir şeye dönüşüyordu.

İskele küçüktü, ahşabı eskiydi ama sağlamdı, ayakları suyun içinde kayboluyordu. Yasemin, kenarına oturmuş, bacaklarını sarkıtmış, epesini kucağında tutuyordu — ince, uzun bir şeydi bu kılıç, gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Dizlerine kadar çıkan botları, sıkı mavi kotu, üstünde sade bir gömlek ve deri bir yelek vardı. Saçları küt kesilmişti, tam çenesinin hizasında. Beni fark ettiğinde başını çevirdi, ve o an anladım neden sesler değişiyordu ondan bahsederken — duruşunda bir sertlik vardı, ama gözlerinde yoktu.

"Demek sen de oradaydın," dedi, soru değil, bir karşılama gibi. "Otur. Ayakta durunca boynum ağrıyor, seninkiler gibi genç değil artık."

Oturdum, ne kadar uzağa ne kadar yakına oturacağımı bilemeden. Bir süre ikimiz de suya baktık, tramvay rayının üstündeki pasın rengine benzeyen bir gri vardı denizde o sabah.

"Adımı biliyorsun," dedi sonunda, "ama ben seninkini bilmiyorum. Söylesene."

"Nefer," dedim, çünkü başka bir şeyim yoktu ki.

Güldü, kısa ve gerçek bir gülüş. "Elbette. Hepiniz öylesiniz değil mi." Başını salladı, kendi kendine bir şeyi onaylar gibi. "Ben de bir isim değilim aslında, biliyor musun? Yasemin — şimdilerde kaybolmuş bir çiçeğin adı. Bir zamanlar buralarda çok yetişirmiş, derler. Şimdi sadece bende kaldı, bir de belki birilerinin bahçesinde, göremediğimiz bir yerde." Omuz silkti, sanki bu düşünceyi kendi de fazla ciddiye almak istemiyormuş gibi. "Neyse. Anlat bakalım Antrepo'yu."

Anlattım — Garr'ı, baskını, işçi cini, yol yapan cini, böcek pişireni, Tüftüfçüleri, Azul'u. Dinledi, hiç sözümü kesmeden, ara sıra başını sallayarak. Fehmi Usta'nın yaralandığı kısımda yüzü gerildi bir an; Nurcan'ın Ruh Kalkanı'nı anlattığımda gözlerinde bir şey parladı, belki tanıdıklık, belki gurur, tam seçemedim.

"Seçilmiş," dedi son cümlemi bitirdiğimde, kelimeyi tadarak, bir şeyi tartar gibi. Bir an hiçbir şey söylemedi, bakışları benden geçip iskelenin ötesindeki suya gitti. Sonra, sanki kendi kendine bir notu kayda geçiriyormuş gibi, alçak sesle: "Bunu bilmemiz gerekiyordu." Bana döndü tekrar, yüzü yeniden sakinleşmişti. "İyi iş çıkarmışsın. Ölmeden."

"Şimdilik," dedim, kendimi şaşırtarak — sesimde bir esprili taraf vardı ki daha önce hiç fark etmemiştim.

Bir kahkaha daha attı, bu seferkini daha çok sevdim. "Şimdilik," diye tekrarladı, onaylarcasına. "Doğrusu da bu zaten."

Bir süre sessiz kaldık, ikimiz de suya bakarak. Rahatsız edici bir sessizlik değildi bu, tuhaf bir şekilde — sanki ikimiz de birbirimizi tanımak için acele etmemize gerek olmadığını biliyorduk.

"Eminönü eskiden nasılmış," diye sordum sonunda, aklıma ilk gelen soruyu, belki de sessizliği doldurmak için.

"Bilmem," dedi, gülümseyerek. "Ben de senin kadar sonradanım bu şehre, sadece birkaç yıl fazlam var. Kimse tam bilmiyor aslında — Aydemir Bey bilirdi belki, o da artık konuşmuyor pek." Bacaklarını biraz daha sarkıttı suya doğru, neredeyse değecekmiş gibi. "Bazen düşünürüm, belki hiçbirimiz bilmiyoruz çünkü bilecek kimse kalmadı. Hafıza da insanlarla birlikte ölüyor."

"Peki kılıcın," dedim, epesini işaret ederek, "onu nereden buldun?"

Elini kabzasına götürdü, dalgın bir hareketle, sanki kılıç kendi bedeninin bir uzantısıymış gibi. "Uzun hikâye," dedi, "başka gün." Ama sesinde bir kapanma yoktu bu sefer, sadece bir erteleme — bir gün gerçekten anlatacakmış gibi bir hava vardı.

"Vahit'i tanır mısın?" diye sordum, aklıma gelmişken. "Antrepo'da yanımdaydı."

"İsmini duydum," dedi, düşünceli bir ifadeyle. "O çocuk fazla erken bağırıyor, öğrenir zamanla." Bunu, sanki onu hiç görmemiş de tek bir cümleyle tanımış gibi söyledi, ve bir şekilde inandım ona.

Sonra bana döndü, gözlerinde bir merak vardı. "Ya sen? Kılıç mı, büyü mü, yoksa henüz karar veremedin mi?"

"Bilmiyorum," dedim, dürüstçe — daha önce kimseye böyle dürüstçe söylememiştim bunu. "Elim ne yapacağını biliyor gibi ama ben bilmiyorum."

Bu cevap hoşuna gitmiş gibiydi. "Acele etme," dedi. "Elin neyi biliyorsa önce onu dinle, gerisi sonra gelir. Ben de böyle öğrendim — kimse bana oturup ders vermedi, sadece bir gün elimde bu vardı ve biliyordum ne yapacağımı." Bir an durdu, sonra ekledi, daha alçak bir sesle: "Bazıları buna şans der. Ben ihtiyaç derim. İnsan gerçekten ihtiyaç duyduğunda, beden bir yolunu buluyor."

Konuşurken, Şarapçı'nın adını bir kere andım, geçerken, dikkatsizce. Yasemin'in yüzünde bir şey değişti, çok az, neredeyse fark edilmez.

"O da bu iskelenin bir parçası," dedi, sesinde ne bir sıcaklık ne bir soğukluk. "Ne var ne yok, tam bilmem. Sormam da." Bunu bir kapı kapatır gibi söyledi, ben de üstelemedim.

Güneş biraz daha yükselmişti, iskelenin tahtaları ısınmaya başlamıştı ayaklarımın altında. Yasemin doğrulup kalktı, epesini beline taktı, tek bir hareketle, hiç düşünmeden yapılmış gibi. Sonra durdu, bana döndü, sanki az önce kendi kendine bir karar vermiş gibi.

"O fare-adam işaretlerini, duvardaki o kelimeyi — bunları bir tek bana anlatman yetmez," dedi. "Işık'a da anlatacaksın. Bir süredir onun peşinde olduğu bir şeyle örtüşüyor olabilir, emin değilim ama olasılığı göz ardı edemem." "Seni Işık'a göndereceğim," diye ekledi. "Bu iş, benim değil onun masası artık."

"Kim o?"

"Öğrenirsin." Ağzının kenarında bir gülümseme vardı. "Bir tavsiye: onunla konuşurken lafı dolandırma. Sevmez." Bir adım attı, sonra durup arkasına baktı. "Ve eğer benden bahsederse — ki bahseder — inanma her dediğine. Eski moda bulur beni. Belki haklıdır da." Gülümsemesi genişledi. "Git artık, Nefer. Çınaraltı Kahvesi'nin girişinde bulursun onu — Hamit Pehlivan'ın yerinde. Kahveyi sorarsan herkes gösterir."

---

Çınaraltı Kahvesi'ne giden yol, meydandan uzaklaştıkça sakinleşti ama ıssızlaşmadı — tam tersine, biraz daha mahalleye benzedi. Yaşlı adamlar bir kapı önünde tavla oynuyordu, birkaç çocuk bir topu kovalıyordu taş döşeli yolda, bir kadın pencereden çamaşır asıyordu. Kahvenin kendisi köşe başındaydı, kapısı ardına kadar açık, içeriden çay bardağı sesleri ve alçak bir mırıltı geliyordu — sıradan, gündelik, güvenli bir ses.

Işık'ı kapının hemen yanında buldum, elinde bir bardak çay, ama içmiyordu, sadece tutuyordu, gözleri sokağı tarıyordu sürekli. Uzun bir pardösü giymişti, üstünde kasket, kenarından birkaç tutam saç kurtulmuş alnına düşmüştü. Elinde tek elli bir tüfek vardı, omzuna asılı, sanki bir kolunun uzantısıymış gibi rahat taşıyordu.

"Sen de kahve severmişsin gibi bir yüz var," dedi beni görünce, bardağını kaldırarak, "ama vaktimiz yok, kahveyi başka gün içersin." Kahvenin içine seslendi, kimseye bakmadan: "Hamit, masamı kullanıyorum!" İçeriden kalın bir ses "buyur Işık Hanım" diye cevap verdi. Beni koridora doğru işaret etti, kahvenin içinden geçip küçük, arka bir odaya girdik — masada kâğıtlar, bir harita, söndürülmüş bir mangal.

"Nefer," dedi, adımı bir soru değil bir onay gibi söyleyerek. "Yasemin'den bahsetti seni. Geç şöyle,  çok vaktimiz yok." Masanın üstündeki kâğıtları karıştırdı, birini bulup önüme itti, üstünde kaba bir harita vardı, Eminönü'nün bir köşesi çizilmişti üstüne. "Çeteciler'i biliyor musun?"

"Adını duydum," dedim, "başka bir şey bilmiyorum."

"Tabii bilmiyorsun." Sesinde bir sabırsızlık vardı ama kızgınlık değildi bu, sadece bir alışkanlık gibiydi. "Çeteciler, Eminönü'nün ve Teşkilat'ın isyancıları. Asıl yuvaları burada değil — Meteor Bölgesi'nde, Çeteci Mağaraları denen yerde. Orada bir kadından emir alırlar, Dev Ana derler ona, gerçek adını kimse bilmez. Yanında bir büyücüleri var, Cevriye Sultan — elektriği elinde oyuncak gibi kullanır, duyduğuma göre. Ama bunlar seni şimdilik ilgilendirmiyor, o kadar uzağa gitmeyeceğiz henüz." Haritanın bir köşesini işaret etti, parmağı Lodos Kalesi'nin arkasındaki dar sokaklara değdi. "Bizi ilgilendiren, buradaki küçük hücreleri. Kıyametin pek dokunmadığı, Lodos'un baskısı altında sıkışmış birkaç ücra köşe."

"Yasemin ile de böyle mi konuşursun," diye sordum, kendimi tutamadan, "yoksa acele bana mı özel?"

Bir an durdu, gözlerini kâğıttan kaldırdı, ilk kez gerçekten baktı bana — bir sinirli bir değerlendirme bakışıydı bu, hızlı ve keskin. Sonra normalleşti. "Yasemin," dedi, ağzının kenarında hafif bir çekiklikle, "hâlâ bir kılıçla hayatta kalmayı umuyor. Eski moda bir şey bu. Umarım ondan fazlasına sahip olduğumu bir gün görürsün." Tüfeğini bir eliyle hafifçe kaldırdı, sanki bir kanıt sunar gibi, sonra tekrar bıraktı. "Ama iyi bir kadındır. Bunu inkâr etmiyorum."

Kâğıdı katlayıp elime tutuşturdu.

"Şimdi asıl mesele," dedi, sesi biraz alçalarak, "Çeteciler değil aslında. Komutan'a dair bir şey öğrendim, birkaç gündür üstünde çalışıyorum, kimseye söylemedim henüz." Gözleri bir an kapıya kaydı, sanki birinin dinlediğinden emin olmak istermiş gibi. "Fare-adamlardan biri, kim olduğunu henüz bilmiyorum, Komutan'a bir tetikçi ayarlamış. Ne zaman, nasıl — bunları da bilmiyorum. Ama Çeteciler'in bu işin bir yerinde olduğunu düşünüyorum, belki haberci, belki daha fazlası." Bana baktı, bu sefer uzun uzun. "Senin ve o Antrepo ekibinin bu işe bakmasını istiyorum. Sessizce. Komutan'ın kendisi bile bilmiyor bunu — bilmesini de istemiyorum, şimdilik."

"Neden ben?" diye sordum. "Daha yeniyim, hiçbir şey bilmiyorum bu konularda."

"Çünkü bu işin içine zaten kendi ayağınla girdin... O işaretleri gören sensin, o kelimeyi duyan sensin. Seni dışarıda bırakmak, elimdeki en taze ipucunu çöpe atmak olur. Bir de tabii — kimse senden şüphelenmez."

"Peki Komutan'a neden söylemiyorsun?" diye sordum. "Kendi hayatı bu."

Bir an duraksadı, sanki bu soruyu kendine de sormuş ama cevabını tam sevmemiş gibi. "Çünkü emin olana kadar onu tedirgin etmek istemiyorum," dedi sonunda. "O adam, kendi güvenliği için endişelenmez hiç, ama başkalarınınki için fazlasıyla endişelenir — bir tehdit duyar duymaz herkesi geri çeker, işleri durdurur, temkinli olur. Şu an buna vaktimiz yok." Omuzlarını hafifçe silkti, kendine has bir hareketti bu, Yasemin'inkinden çok farklı. "Belki de yanlış yapıyorumdur. Ama ben böyle çalışırım — önce doğrula, sonra alarm ver."

Kâğıdı işaret etti elimde. "Orada, o sokaklarda başla. Lodos'un adamlarını göreceksin önce — onlardan geçmeden çetecilere ulaşamazsın. Dikkatli ol onlarla, plakalı zırhları var, gözlerinden başka hiçbir yerleri açıkta değil, ellerinde de mızrak taşırlar boylarınca. Konuşmaya çalış önce, vuruşmaya değil." Bir an durdu, ekledi: "Ve bir şey daha — orada ne görürsen gör, ne duyarsan duy, hemen inanma. Lodos kendi hikâyesini anlatır, çeteciler kendi hikâyesini. İkisi de yalan söylemez tam olarak, ama ikisi de her şeyi söylemez."


"Işık," dedim, "gerçek adın bu mu?"

Bir an sessiz kaldı, sonra hafifçe gülümsedi, o güne kadar ilk kez gördüğüm bir gülümsemeydi bu — Yasemin'inkine hiç benzemiyordu, daha kısa, daha keskin, ama gerçekti. "Önemli olan ne olduğu değil, ne gösterdiği," dedi. "Şimdi git. Vaktin var sanma."

Dışarı çıktığımda güneş tepeye yaklaşmıştı. Elimdeki kâğıdı bir kez daha açtım, Lodos Kalesi'nin arkasındaki o dar, adı bile olmayan sokaklara baktım uzun uzun. İçimde iki ayrı ses vardı o an — biri Yasemin'in, "acele etme, elin neyi biliyorsa önce onu dinle" diyen; öbürü Işık'ın, "vaktin var sanma" diyen. İkisi de haklı olabilirdi. Ya da ikisi de yanlış.

Yürümeye başladım, denizden uzağa, rüzgara yakın.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın