Toplumsal Hafıza Akımı'nı Nasıl İlan Ettim?

Toplumsal Hafıza Akımı'nı Nasıl İlan Ettim?
0 Beğen
0 Yorum

İnsanlar bir başarıyı gördüğünde o sonucun arkasında geçen yılları, verilen emeği, sessizce sürdürülen mücadeleyi ve insanın kendi içindeki savaşını fark etmiyor. Özellikle görünür hale gelen her şeyin kolay elde edildiğine dair büyük bir yanılgı var. Bir insanın düşüncelerini daha fazla kişiye ulaştırmak istemesi, sesini büyütmeye çalışması ya da üretimini daha görünür hale getirmesi bazı çevreler tarafından yanlış okunabiliyor. Fikir üretmek kadar, o fikri insanlara ulaştırabilmek de büyük bir çabanın parçasıdır.

Elbette bugün birçok alanda samimiyetsiz örneklerle karşılaşabiliyoruz. Bazen ortada güçlü bir üretim olmadığı halde büyük unvanlar dağıtılıyor, bazen toplumda hiçbir karşılığı olmayan insanlar şaşaalı ödüllerle öne çıkarılıyor. İnsanlar da doğal olarak gördükleri bazı örneklerden dolayı şüphe duymaya başlıyor. Fakat herkesin hikâyesini aynı kefeye koymak büyük bir haksızlığa dönüşebiliyor. Bir kişinin gerçekten ürettiği, emek verdiği ve yıllardır görünür bir şekilde ortaya koyduğu birikimi görmeden yalnızca “ödül” kelimesi üzerinden hüküm vermek kolaycılıktan başka bir şey olmuyor.

Gazeteciler ve Medyacılar Cemiyeti tarafından tarafıma verilen “Yılın Yazarı” ödülünü kabul etmemin sebebi tam olarak buydu. Ben bu ödüle yalnızca bir plaket ya da bir unvan gözüyle bakmadım. Bu ödülü, yıllardır savunduğum düşüncelerin en önemlisi olan Toplumsal Hafıza Akımı’nın daha fazla insana ulaşabilmesi adına önemli bir fırsat olarak gördüm. Yazının yalnızca yazıldığı yerde kalmasını hiçbir zaman istemedim. Bir düşüncenin gerçek gücü, insanlara ulaştığı anda ortaya çıkar. Bu yüzden görünürlüğü artıran her alanın, her platformun, her kürsünün ve her imkânın kıymetli olduğuna inandım.

Hayatım boyunca yazının yalnızca kişisel bir uğraş olduğuna inanmadım. Yazmak benim için bir iz bırakma biçimi oldu. Bir insanın kalemini büyütmesi, daha fazla insana ulaşması ve düşüncelerini daha geniş alanlarda anlatabilmesi için mücadele vermesi son derece doğal bir durumdur. Bu yolculuk bazen sessiz ilerler, bazen yorucu olur, bazen de insanı hiç hak etmediği ithamlarla karşı karşıya bırakır. Görünür olmak isteyen herkes bilir ki; düşüncelerini büyütmek isteyen bir insanın önünde iki seçenek vardır: Ya kendi içine kapanır ya da her fırsatı değerlendirerek sesini daha uzağa taşımaya çalışır. 

Ben ikinci yolu seçenlerden oldum. Yazdığım her cümlenin daha fazla insana ulaşabilmesi adına karşıma çıkan her imkânı değerlendirdim. Bir davet, bir platform, bir ödül, bir kürsü ya da insanların dikkatini çekecek herhangi bir alan… 

Tüm bunlar benim için düşüncelerimi büyütebilmenin yollarıydı. İdealist insan görünür olmak için de mücadele etmeli. Çoğu kişi üretimin yalnızca masada gerçekleştiğini sanıyor. Üretimin bir başka tarafı daha vardır: O üretimi insanların karşısına çıkarabilmek. İşte en zor kısım tam olarak budur.

Toplumun büyük bir kısmı sonucu görüyor ama süreci görmüyor. Kimse yıllarca devam eden emeği, vazgeçmeyişi, sürekli yeniden başlamayı, eleştirilere rağmen üretmeye devam etmeyi konuşmuyor. Bir insanın kendi sesini duyurabilmek için verdiği mücadele bazen küçümseniyor. Halbuki görünür olmayı istemek, fikirlerinin daha fazla insana ulaşmasını arzulamak ve bunun için çaba göstermek son derece insani bir şeydir. Tarih boyunca iz bırakan herkes, kendi düşüncesini büyütmenin yollarını aradı. Kimi bunu bir sahnede yaptı, kimi bir kitapta, kimi bir gazetede, kimi bir konuşmada.

Ben hiçbir zaman sessiz kalmayı seçen biri olmadım. Düşüncelerimin bir odanın içinde kaybolup gitmesine razı olamadım. Yazının gücüne inandım ve o gücün daha fazla insana ulaşabilmesi adına önüme çıkan her fırsatı değerlendirdim. 

Hayat bana şunu öğretti: Bir insanın fikirlerini büyütme arzusu küçümsenecek bir şey değildir. Asıl konu, insanın neyi neden yaptığıdır. Benim niyetim hiçbir zaman geçici bir alkış toplamak olmadı. Ben kalıcı bir etki bırakmak istedim. Yazının insan hayatına dokunabileceğine inandım. İnsanların zihninde bir cümle bırakabilmenin, bazen yıllarca süren sessiz bir mücadeleden geçtiğini yaşayarak öğrendim. Bu yüzden bugün hâlâ aynı yerde duruyorum; üretmeye, anlatmaya ve sesimi daha uzağa taşımaya devam ediyorum.

İnsanların anlamadığı şey şu: Bu ülkede bir şey üretmek kadar, onu ayakta tutmak da zor. Yıllarca yazıyorsunuz, düşünüyorsunuz, gündem takip ediyorsunuz, toplum meseleleri hakkında konuşuyorsunuz ama bir noktadan sonra sadece üretmek yetmiyor çünkü görünmeyen insan zamanla yok oluyor. Bugün herkes “iyi işler kendiliğinden fark edilir” masalını anlatıyor ama gerçek hayat böyle işlemiyor. Özellikle medya ve fikir dünyasında kendini geri çekerseniz unutuluyorsunuz.

Ben hiçbir zaman bunu romantik bir yerden değerlendirmedim. Açık konuşmak gerekirse görünürlük bir ihtiyaçtır. İnsanlar bunu kabul etmek istemiyor çünkü görünür olmayı doğrudan ego ile ilişkilendiriyorlar. Halbuki mesele etki alanını büyütme meselesidir. Eğer yıllardır toplumsal konular hakkında yazıyorsanız, insanlara bir şey anlatmaya çalışıyorsanız ve gerçekten bir karşılık oluşturduysanız elbette daha fazla insana ulaşmak istersiniz. Bunun utanılacak hiçbir tarafı yok.

Bugün bana yöneltilen eleştirilerin çoğunda şunu görüyorum: İnsanlar sanki hiçbir yere başvurmadan, hiçbir adım atmadan, tamamen tesadüfen görünür olmuş insan hikâyeleri duymak istiyor ama gerçek dünyada işler böyle ilerlemiyor. Akademisyenler başvuruyor, gazeteciler başvuruyor, sanatçılar başvuruyor, yazarlar dosya gönderiyor, insanlar projelerini sunuyor. Emek veren herkes yaptığı işin daha geniş alanlara ulaşmasını ister. Bu kadar basit.

Ben ödülü hayatımın merkezi gibi sunmadım çünkü benim meselem ödülün kendisi değildi. Benim meselem yıllardır kurduğum düşünce dünyasının daha görünür hale gelmesiydi. Eğer bir platform buna katkı sağlayacaksa neden değerlendirmeyeyim? İnsanların bazı şeyleri ahlaki üstünlük yarışına çevirmesini samimi bulmuyorum. Aynı insanlar fırsat kendi önlerine geldiğinde sessiz kalmıyor.

Bir başka konu daha var: İnsanlar başarıyı yalnızca “çağrılmak” üzerinden ölçüyor. Sanki bir yere kendin başvurunca bütün emeğin değersizleşiyor. Böyle bir mantık olabilir mi? Eğer ortada gerçek bir üretim, yıllarca süren bir emek ve toplumsal karşılığı olan bir yazı dünyası varsa, bir insanın kendi emeğini daha görünür hale getirmek istemesi neden küçümsensin? Bu ülkede insanlar başarının kendisine değil de görünür hale gelmesine tepki gösteriyor.

Ben şunu çok net biliyorum: Eğer yıllardır hiçbir şey üretmemiş biri olsaydım, bugün bu eleştirilerin altında ezilirdim. Ama ben ne yaptığımı biliyorum. Yıllardır ortadayım. Yazılarım ortada, düşüncelerim ortada, savunduğum meseleler ortada. İnsanlar bazen bir insanı tek bir olay üzerinden yargılamayı seviyor çünkü bütün hikâyeye bakmak daha zor geliyor.

Ayrıca kimsenin konuşmadığı başka bir gerçek daha var: Bu çağda görünmez kalmak çoğu zaman silinmek demek. İnsanlar bunu kabul etmese de sistem böyle işliyor. Eğer kendinizi geri çekerseniz, zamanla söyledikleriniz de yok oluyor. Bu yüzden ben hiçbir zaman kendi emeğimi görünmez bırakmayı seçmedim çünkü yıllarca verdiğim emeğin sessizce kaybolup gitmesini istemedim. Bunun adı kibir ya da şov değil. Bunun adı, kendi ürettiğine sahip çıkmaktır.

Bugün Türkiye’de dikkat çekmenin yolu saçmalamaktan geçiyor. İnsanlar eline kamera alıp absürt hareketler yaptığında milyonlara ulaşıyor. Bir konserde anlamsız hareketler yapanlar günlerce konuşuluyor. İçeriği olmayan insanlar sırf gürültü çıkardıkları için görünür hale geliyor. Böyle bir düzende yıllardır fikir üretmeye çalışan insanların sessizce fark edilmesini beklemek saf bir hayal olur…

Benim ne elimde sansasyon vardı ne de ucuz yollarla dikkat çekme niyetim. Ben insanlara düşünerek ulaşmaya çalışan biriyim ama bu çağda sadece üretmek yetmiyor. Sesinizi büyütmezseniz sizi susturmazlar belki ama görünmez hale getirirler. İnsanların anlamadığı nokta tam olarak bu. Ben hiçbir zaman boş bir şöhret arayışının içinde olmadım. Ben fikirlerimin daha fazla insana ulaşmasını istedim. Türk milletinin gerçekten konuşmaya, sorgulamaya ve yeni fikirler üretmeye ihtiyacı olduğuna inandım.

Türkiye bugün yalnızca ekonomik ya da siyasi bir kriz yaşamıyor. Aynı zamanda büyük bir zihinsel yorgunluk yaşıyor. İnsanlar artık düşünenden çok bağıranı duyuyor. İçeriğe değil görüntüye bakılıyor. Gençlerin ne söylediğiyle değil de ne kadar dikkat çektiğiyle ilgileniliyor. Böyle bir ortamda yıllardır yazan, düşünen ve toplumsal meseleler hakkında söz söylemeye çalışan insanların kendi alanını açmaya çalışması neden garipseniyor gerçekten anlamıyorum.

Biz kimsenin gelip bizi keşfetmesini bekleyecek bir dönemde değiliz. Bugün bekleyen kaybolur. Bu yüzden gerektiği yerde strateji kuruyoruz. Gerektiği yerde önümüze çıkan imkânları değerlendiriyoruz. Gerektiği yerde daha fazla insana ulaşabilmek için mücadele ediyoruz. Bunun adı kibir değil. Bunun adı fikirlerine sahip çıkmaktır.

Bazı insanlar hâlâ meseleyi küçültmeye çalışıyor. Bir ödüle, bir görüntüye ya da bir ana sıkıştırıyorlar. İnsanların yıllarca verdiği emeği konuşmak zor geliyor oysa ben bugün burada yıllardır süren bir mücadeleyi savunuyorum. İnsanlar sonucu görüyor ama o sonuca gelene kadar geçen zamanı görmüyor. Kimse geceleri düşünülen meseleleri, yalnız kalınan dönemleri, vazgeçmemek için verilen zihinsel savaşı bilmiyor.

Ben şunu çok net söylüyorum: Bu ülkede düşünce üreten genç insanlar geri çekilirse, meydan tamamen boş konuşanlara kalır. Bugün fikir sahibi insanlar görünür olmak için mücadele etmezse, yarın sadece gürültü çıkaran insanlar konuşur hale gelir. Zaten yaşadığımız sorunların bir kısmı da buradan doğuyor. İçeriği olan insanlar sürekli geri planda kalırken, hiçbir şey üretmeyen insanlar yalnızca görünür oldukları için gündemi belirliyor.

Ben buna razı değilim. Yıllardır verdiğim emeğin sessizce yok olup gitmesini kabul etmiyorum. Düşüncelerime inanıyorsam, onları büyütmek için mücadele etmekten de geri durmam. Bu çağda görünürlük bazen bir hayatta kalma meselesidir.

Son olarak şunu söyleyeyim: İnsanlar yıllarca hiçbir risk almadan konuşanları değil, gerektiğinde eleştirilmeyi göze alıp ortaya çıkan insanları hatırlar. Ben kusursuz olduğumu hiçbir zaman iddia etmedim. Ama en azından susup kenara çekilen biri olmadım. Bazı dönemlerde sessizlik teslim olmaktır. Ben teslim olmayı seçmedim. Önüme gelen her imkânı bir strateji olarak kullandım ve onun getirdikleriyle en müsait zamanda Akım’ı ilan ettim. 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın