---
*"Ruh Taşları'nın kim tarafından, ne zaman dikildiği bilinmiyor. Bildiğimiz tek şey, onlara
dokunanın bir daha eskisi gibi bakmadığı."*
*— Arz'ın Çocukları Gazetesi: Balık pazarı girişine asılı, sarı, kenarları kıvrılmış bir gazete küpürü*
---
Işık kolyeyi cebinden çıkardığında güneş henüz tam yükselmemişti. "Seninle geleceğim," demişti sabah, meydanda, hâlâ yorgunluğumuzun üstümüzden atılmadığı bir anda. "Bu, benim tek başıma karar verebileceğim bir şey değil." Ben de itiraz etmemiştim — merak, yorgunluktan daha ağır bastı.
Çınaraltı Kahvesi'ne vardığımızda, Hamit Pehlivan tezgâhın ardında, her zamanki gibi, bir bakır cezveyi ateşte döndürüyordu. Bizi görünce başıyla selam verdi, ama gözlerinde bir soru vardı — sanki geldiğimiz saatten, yüzümüzdeki ifadeden bir şey okumuş gibi.
"Erken geldiniz," dedi, sadece bunu söyleyerek.
"Erken kalktık," dedi Işık, kısaca, ve masaların arasından geçip kahvenin arka duvarındaki dar bir kapıya yöneldi.
Bir müşteri, köşedeki masada, kahvesini karıştırırken alçak sesle bir arkadaşına anlatıyordu — "...yine Selami'den bahsediyorlar, bu sefer meteor bölgesinde görmüşler diyorlar, adamın mezarı bile yok ortada..." Sözler yarıda kaldı, biz geçerken, ama içimde tuhaf bir gülümseme bıraktı — Teşkilat'ın, Seçilmiş'in, kolyelerin dışında da bir hayat vardı bu şehirde, insanların kaybolan komşularını merak ettiği, dedikodu ettiği sıradan bir hayat.
Kapının ardında kısa bir koridor, sonra bir avlu — ve avlunun ortasında, gerçek bir çınar ağacı, kökleri taşları yarmış, dalları kahvenin çatısından bile yüksekte. Işığın buraya süzülüşü bile Eminönü'nün geri kalanından farklıydı, daha yumuşak, daha yeşil.
Bir adam, ağacın gövdesine yaslanmış, elindeki bir kâğıda bir şeyler karalıyordu — uzun boylu değildi, ama duruşunda bir dikkatlilik vardı, her hareketi hesaplı görünüyordu. Şapkası geniş kenarlıydı, gölgede yüzünün üst yarısını saklıyordu. Yanında, ağacın altındaki taş bir sekide, genç bir kadın oturuyordu — kısa siyah saçlı, elinde bir bardak, bize baktığında gözlerinde ne bir şaşkınlık ne bir merak vardı, sadece sakin bir bekleyiş.
"Işık," dedi adam, kâğıttan başını kaldırmadan, "seni bu kadar erken buraya getiren şey iyi bir haber olsa gerek. Ya da çok kötü bir haber."
"İkisi de olabilir," dedi Işık, yaklaşıp. "Arzuhalcı, bu Nefer — Seçilmiş'i düşüren ekipteydi."
Arzuhalcı sonunda başını kaldırdı, bana baktı, uzun bir süre — o kadar uzun ki, kendimi bir mal gibi tartılıyormuşum gibi hissettim, ama rahatsız edici değildi bu, daha çok meraklı bir bakıştı. "Demek sensin," dedi sonunda, ağzının kenarında hafif bir gülümsemeyle. "Adını duymuştum — Yasemin'den, sonra Onur'dan. 'Meraklı gözlü bir Nefer' diye tarif etmişlerdi. Şimdi anlıyorum neden."
Suzan — adını daha sonra öğrendim, kimse tanıtmadı ama Arzuhalcı bir keresinde öyle seslendi — sekiden kalkıp bana bir bardak uzattı, sıcak, hafif nane kokulu bir şey. "İçsene," dedi, ilk kez konuşarak, sesinde ne bir sıcaklık ne bir soğukluk vardı, sadece pratik bir nezaket. "Sabah erken gelenler susuz kalmamalı."
Teşekkür ettim, tuhaf bir şekilde rahatlamış hissederek — ne bekliyordum bilmiyorum, ama bu değildi.
Işık, kolyeyi çıkardı, bir bez parçasından açtı, Arzuhalcı'ya uzattı. "Seçilmiş'in üstünde bulduk," dedi. "Üç çizgili bir sembol var üzerinde — Antrepo'daki bir cin liderinde de aynısını görmüşler."
Arzuhalcı, kolyeyi eline aldı, uzun uzun inceledi, parmaklarının arasında çevirerek, ışığa tutarak. Yüzünde bir şey değişti — belli belirsiz bir gerginlik, çabucak saklanan bir gerginlik. "Bunu daha önce gördüm," dedi sonunda, alçak sesle.
"Nerede," diye sordu Işık, sesi birden sertleşerek.
"Söylemeyeceğim," dedi Arzuhalcı, ve bu kadar dürüst bir reddediş beni şaşırttı — yalan söylemek yerine, sadece söylemeyeceğini söylemişti. "Henüz değil. Emin olmadan kimseyi bir yöne itmek istemiyorum, özellikle de bu yöne." Kolyeyi geri uzattı. "Ama bunu araştıracağım. Bana biraz zaman ver."
Işık'ın çenesi gerildi, ama itiraz etmedi. "Ne kadar?"
"Bilmiyorum. Bu tür şeyler kendi zamanında açılır." Arzuhalcı bana döndü, birden, konuyu değiştirir gibi. "Sen. Ruh Taşları hakkında ne biliyorsun?"
Bir an düşündüm. "Bir yerden bir yere ışınlıyorlar. Mezarlıkta biri var, Labirent'e gidiyormuş diye duydum."
"Doğru," dedi, memnun görünerek, sanki bu doğru cevabı beklemiyormuş gibi. "Ama asıl soru şu: onları kim dikti? Kim, nasıl, ne zaman? Şehrin dört bir yanına dağılmış, kimsenin hatırlamadığı bir zamandan kalma. Ben yıllardır araştırıyorum bunu." Sesinde bir yorgunluk vardı, ama pes etmiş bir yorgunluk değil — uzun bir yolun ortasında olan birinin yorgunluğu. "Herkes bana bunun mucidi olduğumu söyler, çünkü bu avluyu bir Ruh Taşı araştırması karşılığında aldım. Ama değilim. Ben de senin kadar bilmiyorum, belki daha az."
"Kim biliyor peki?"
Arzuhalcı'nın gözleri bir an kaydı, Suzan'a doğru, sonra tekrar bana. "Belki kimse," dedi. "Belki bir kişi, hâlâ hayatta, hâlâ bir yerlerde. Bunu bulmak, benim işim — ya da benim saplantım, nasıl bakarsan." Gülümsedi, ama bu gülümsemede bir hüzün de vardı. "Mezarlıktaki taşa gittin mi hiç?"
"Hayır."
"Git bir gün. Sadece bak, dokunma — henüz değil. Orada, taşın etrafındaki yazılar, çürümüş bir dilde ama okunabilir hâlâ — bekçilerden bahsediyor, bir kentten bahsediyor. Roma'dan da eski bir şey o kent, ya da öyle düşünüyorum." Bir an durdu, gözleri uzaklaştı, sanki kendi düşüncesinin içinde kayboldu. "Bir gün seninle oraya gideceğiz, Nefer. Şimdi değil. Ama yakında."
Işık, sabırsızlıkla ayağını yere vurarak, "Kolyeyi araştır," dedi, "ve haber ver. Bu, oyun değil."
"Hiçbir şey oyun değil benim için," dedi Arzuhalcı, sesi birden ciddileşerek, ilk kez sertlik gösteren bir tonla. "Sen benim kaç yıldır ne aradığımı bilmiyorsun, Işık. Sabırlı ol." Sonra, bana dönüp, tonu yeniden yumuşayarak: "Sen de sabırlı ol. Bu şehrin sırları, bir Nefer'in ömrüne sığmayacak kadar eski. Ama ilginç bir şey fark ettim — hepiniz, bir şekilde, bu sırların bir parçası oluyorsunuz, ister isteyin ister istemeyin."
Ayrılırken, Suzan bana son bir kez baktı, ve bu sefer gözlerinde bir şey vardı — bir uyarı mı, bir merak mı, tam çözemedim. "Dikkatli ol," dedi, sadece bunu, sesi hafif ama net. "Arzuhalcı'nın yanında durmak, göründüğünden daha ağır bir şey."
Ne demek istediğini sormaya fırsat bulamadan, kapı arkamızdan kapandı, ve kendimizi yeniden kahvenin gürültüsünde, sıradan sabahın içinde bulduk. Hamit Pehlivan bize başıyla selam verdi, çıkarken, ve köşedeki müşteri hâlâ Selami Kelaynak'tan bahsediyordu, sanki dünya hiç değişmemiş gibi, sanki bir gemi enkazının gölgesinde on dokuz kişi insandan mutasyon olmuş garip varlıklarla savaşmamış gibi.
Işık, dışarıda, güneşin altında durdu, bir süre hiçbir şey söylemeden. "Ona güveniyor musun," diye sordum sonunda.
"Bilmiyorum," dedi, dürüstçe. "ama ona ihtiyacımız var. Bu şehirde, cevap bilenler çok az, Nefer. Elimizdekiyle idare etmek zorundayız." Bana baktı, bir an, ve sesinde bir şey yumuşadı. "İyi iş çıkardın dün. Bugün de iyiydin. Git dinlen." Sonra döndü, meydana doğru yürüdü, beni Çınaraltı'nın önünde bırakarak.
Dinlenmek istemedim — ya da belki bacaklarım benim yerime karar verdi. Çınaraltı'ndan çıkınca sağa döndüm, meydana değil, tam tersine. Birkaç adım sonra, sağımda, tanıdık bir silüet gördüm: Komutan, iki muhafızıyla, alçak bir taş duvarın önünde duruyordu, arkasında tren rayları ve tozlu bir yokuş uzanıyordu — Meteor Bölgesi'ne açılan geçit, dedikleri yer buydu, ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Komutan başını çevirip beni fark etti, kısaca selam verdi, hiçbir şey söylemeden — aramızda, o liman baskınından kalma bir anlayış vardı sanki, kelimelere gerek duymayan bir tanışıklık.
Devam ettim, sağa, yukarı doğru — Eminönü'nün sınırına yaklaştıkça sokaklar tenhalaşıyor, binalar seyrekleşiyordu. Biraz ötede bir grup figür gördüm, zırhları öğle güneşinde parlıyordu — Arz muhafızları, ilk kez bu kadar yakından. Yaklaşırken içimde bir tedirginlik vardı, ama onlar bana aldırış bile etmedi, kendi aralarında konuşmaya devam ettiler, sanki bir Nefer'in oradan geçmesi gündelik bir şeymiş gibi.
Sonra biri döndü, ve yüzünü gördüğümde adımlarım kendiliğinden durdu.
"İlhan?"
Genç savaşçı — zincir-örgü zırhı, belindeki küçük deri keseler, elinde artık pala değil ince bir tatar yayı — bana baktı, bir an tanımadı, sonra gözlerinde bir tanıma parladı. "Nefer," dedi, sesinde hem şaşkınlık hem bir çeşit utanma. "Seni... burada görmeyi beklemiyordum."
"Ben de seni." Ne diyeceğimi bilemedim. "Ne zamandır?"
"Bir aydan biraz fazla." Kemerindeki tokayı kontrol etti, eski alışkanlığıyla, ama tokası artık farklıydı, bronz, Arz işlemeli. "Kırlangıç'tan sonra. Işık'a söylemedim, kimseye söylemedim aslında. Bir gün gittim, o kadar." Omuzlarını silkti, ama gözlerinde bir savunma vardı. "Teşkilat'ta on yıl daha isimsiz kalacağımı biliyordum, Nefer. Burada, en azından, bir şey oluyorsun. Bir isim kazanıyorsun, bir sancağın altında duruyorsun." Bir an durdu. "Belki sen anlamazsın. Sen daha yenisin."
Ne diyeceğimi bilemedim, çünkü bir yandan onu anlıyordum, bir yandan da içimde bir şey ona kızıyordu — belki kıskançlıktı bu, belki sadece şaşkınlık. "Vahit biliyor mu," diye sordum sonunda, başka bir şey bulamayarak.
"Bilmiyor. Söylemeyeceksin, değil mi?" Sesinde ilk kez bir yalvarış vardı.
Söz vermedim, ama başımı da sallamadım — sadece oradan uzaklaştım, arkamdan baktığını hissederek, ta ki bir sokak dönüşünde görüş alanından çıkana kadar.
Yürümeye devam ettim, düşüncelere dalmış, Arz sancağının dalgalandığı sokağı geride bırakıp ilerledikçe — ve kendimi, birkaç adım sonra, tanıdık bir taş duvarın, tanıdık ağaçların önünde buldum. Mezarlık.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın