“IIıı bu koku da ne böyle”.
Evden sabah erkenden çıkmıştı ve geri döndüğünde karşılaştığı manzara ona hiç evinde gibi hissettirmedi. İlk işi hemen
girişteki pencereyi açmak oldu. Marketten aldıklarını buzdolabına dizmesi gerekirdi ama evin içinde kapalı durmaya tahammülü yoktu. Elindeki poşetleri alelacele masanın üzerine bıraktı ve bahçeye çıktı.
Saat öğle vaktiydi ve komşuları evlerine geliyorlardı, bir sorun varmış gibi görünmek istemediği için postalarını almaya çıkmış gibi yaparak bahçede oyalanmaya başladı.
“Bir fatura, bir fatura daha ve bir fatura daha. En iyisi açıp uzuun uzun faturalarımı okumak.”
Eve girip yatağının başucundaki komodinden henüz ilk sayfalarında
olduğu, çok heyecanlı gibi görünen polisiye romanını alıp gelebilirdi. Ama içeriye girmeyi gözü yemedi. Bahçesinin ne kadar dağınık ve uzun zamandır el değmemiş göründüğünü nihayet oturmaya karar verdiğinde fark etti. Uzun zamandır işleri çok yoğundu ve evle ilgilenemiyordu.
İçlerinden o kadar da kirli değilmiş gibi duran bir sandalye bulmaya karar verdiği eşya yığınına baktı. Belki yan komşularının kendisinden hazzetmeme sebebi bu denli kötü görünen bir bahçesinin olmasıydı. O
an baktığında o eşyaların çoğunun bahçeyle alakalı olmadığını ve gerçekten çok kötü göründüğünü fark etti. Birkaç kırık dökük piknik sandalyesi, çocukların geçen yıl arkadaşlarıyla yaptığı ve kesinlikle
yarım kalan uçurtma, hatta geçen yıl çöpe mi atsa yoksa hurdacıya mı satsa karar veremediği minik mutfak televizyonu. “Ah demek seni bahçeye attım.” Bir komşu daha başka ne görmek ister ki yan
bahçesinde. “Zavallı kadın her gün kahvesini bu manzaraya karşı içiyormuş”.
Aslında şu an bir bahçe temizliğine girişebilir, hem komşularının gözüne girer hem de evinin içi bu kadar kötü kokuyorken dışarda biraz daha fazla vakit geçirebilmiş olurdu. Ama dışarda olduğu sürede
çok yorulmuştu ve tek istediği en azından oturmaktı.
“Madem her yer pis ben de yere otururum”.
Tam kendi kendine söylenerek oturacak nispeten temiz bir yer bakarken
karşı komşularının sesini duydu.
-J çocuklar iş çıkarmadılar değil mi?
-Hayır, hayır. Biraz korkmaları normal tabi ilk gün sonuçta ama bir sorun çıkarmadılar.
J aynı anda hem bahçede gerçekten işi varmış gibi görünmek hem de komşusuna “çocuklarınla kaç saat uğraştım haberin mi var” diye
çıkışmak istiyordu ama ikisini de yapamadı.
-Sen bahçede çok vakit geçirmezdin hayırdır?
Hah, işte tam olarak bu sorunun gelmesi gerekir diye düşündü.
-Faturaları almaya çıkmıştım da bahçeyi biraz elden geçireyim dedim. Sana da kolay gelsin.
Komşusu ikna olmuşa benzemiyordu ama başından savalandığını anlayabilecek kadar aklı vardı. “Sanki ilk defa faturalarını alıyorsun da bahçendeki çöplüğü yeni fark ettin” diye söylenerek gitti ama neyse ki J duymadı.
J oturup elindekileri incelemeye koyuldu. Başta fark etmediği bir posta
fark etti. Bir mektuba benziyordu ama nerden geldiği yazmıyordu. Art arda sanki yeni bir şey görme ihtimali varmış gibi arkasını önünü çevirip durdu ama hiçbir şey yazmıyordu. Komşularının hepsinin küçük çocukları vardı. Onlardan birine daha mektup nasıl yazılır hiçbir fikri
olmayan bücür arkadaşlarından biri mektup yazmış ve yanlış posta kutusuna koymuş olabilirdi. Ama kapı kapı dolaşıp bir de çocuk mektubu postacılığı yapamayacaktı. Yırtarak zarfı açtı. İçinden kâğıdı çıkardı. Hiç de çocuk yazısına benzemiyordu.
Sevgili J,
Bu mektubu yazdığım için daha da fazla okumak zorunda kaldığın için
çok üzgünüm. Bütün bu olanlardan sonra artık gitmek zorundayım ve
yanına gelip vedalaşamadığım için ne kadar üzgün olduğumu tahmin
edemezsin. Bu yazı eline ben işimi hallettikten çok daha sonra geçecek.
Komşunun çocuklardan birinin ayarttım dediğim tarihte posta kutuna
koyacak. (zeki olduğumu hep söylerdin :). O yüzden bütün bunlar ne
zaman oldu nasıl fark etmedim diye kendini suçlama. Tek söylemek
istediğim seni her zaman sevdim ve çok üzgünüm.
M.
“Neyi fark etmedim? Ne ne zaman oldu?”
J şaşkınlıktan gözlerini kırpmadan bakıyordu. Ama neyi fark etmemişti en ufak bir fikri yoktu.
“ Olamaz, olamaz!”
Evin içindeki kokuyu hatırladı. Ne kokuyordu? Bu mektupla bir ilgisi var mıydı? Ama sabah evden çıkarken hiçbir şey kokmuyordu.
“Hayır, hayır evim sadece biraz havasız kalmış havalandırırım geçer zaten ne kokabilir ki”
Kokunun ne kokusu olduğunu ayırt etmeye çalışmadığını fark etti.
İçerisi ne kokuyordu. Koşarak eve girdi. Komşularının dikkatini
çekmemek artık umurunda değildi.
Eve girince bayılacak gibi oldu. Bu, daha önce duymadığı bir kokuydu ve kesinlikle çöpte soğan unutmaya benzemiyordu. Hemen evi aramaya başladı. Yatak odası sabah bıraktığı gibiydi. Oturma odası günlerdir el değmediği belli ince bir toz tabakasıyla ıssız görünüyordu. Mutfak. Kesinlikle mutfakta bir şey unutmuştu.
“Buzluk bozuldu. Etler koku yaptı. Fişi çıktı kesin. Yoksa elektrikler
gitti. Sabah gittiyse öğlene kadar kokar tabi ev.”
Art arda cümleler kuruyordu ve kesinlikle farkında değildi. Dışardan biri görse o da konuştuğunu anlamazdı çünkü nerdeyse dudakları kıpırdamıyordu. Ama korkmuş olduğunu bin kilometre öteden biri de
görse anlardı. Koşar adım mutfağa geçti. Hayır, buzdolabı bozuk değildi ya da fişi
çıkmamıştı. Etler de buzlu ve kesinlikle bu koku onlardan gelmiyordu.
Kokuyu hala alabildiği için daha fazla korkmaya başladı ayrıca midesi
de bulanıyordu. Daha fazla içerde kalamazdı. Arka bahçeye çıktı. En azından burada oturup düşünebilirdi.
“Sakinim, şu an sakinim ve mantıklı düşünmem lazım”.
Evinde ne olmuş olabilirdi ve bunun mektupla alakası var mıydı?
Sabah kalktığından beri yaptıklarını düşündü. En önemsemediği ayrıntıları bile anımsamaya çalıştı.
“Sabah uyandım. Zaten geç kalktığım için kahvaltı bile etmedim. Duşa
girdim hemen giyindim, evden çıktım çocukları aldım”.
Evde yaptığı her şey bu kadardı. Evde bir anormallik var mıydı diye düşündü ama aynı cümleleri daha hızlı tekrarlamaya başlamaktan başka bir işe yaramadı.
“Çocuklar gitmek istemiyorlardı. Evet, hatta bir tanesi saklandı onu
aradık yarım saat”.
Nereye saklandığını hatırlayamıyordu ama kendi evinin o taraftan
geldiklerini hatırladı.
“Büyük kardeşi bulup getirmişti. Sonra okula gittik. Arabadan inmediler bir türlü. En sonunda çıkışta onları almaya gelip lunaparka
götüreceğimi söyledim. Hatta o bile başta işe yaramadı”.
J uzun bir süre durdu. İşaret parmağı dudağının kenarında kalmıştı. Sanki o an her şeyi saniyesi saniyesine hatırlıyordu ama hiçbir şey düşünemiyor gibi de bir hali vardı.
Bir anda durduğu yerde zıpladı.
“Mektupta postayı koyan komşunun çocuğu o cılız saklanma numarası
yapan çocuktu. Abisiyle anlaşmışlardır kesin. Bizim bahçeyi o aradı.
Postayı koyana kadar da ortaya çıkmadı. Kesin böyle olmalı.”
J bir hışım kapıya yöneldi. Komşularına gidip hesap soracaktı. Evinin bu halinden bir an önce kurtulmasa kafayı yiyebilirdi. Ama aklının başına gelmesiyle duraksadı.
“Onlar nereden bilecek ki. Çocuklar da iki dondurma parasına yapmışlardır
bu işi.”
Artık sakin kalamıyordu ve başı belada gibi hissediyordu. Bir anda evin ön tarafından gelen polis sirenlerinin sesini duydu. Kaçmayı düşündü ama neden kaçacaktı onu bile bilmiyordu. Hemen dışardan ön bahçeye
dolandı. Polisleri gören dışarı çıkmıştı.
“Meraklı Melahat’lar” diye söylenerek polislerin yanına yaklaşmaya çalıştı. Sinirlenmeleri yaşı ilerledikçe annesine benzemeye başlıyordu.
Polisin yanına varması söylenmekten zamanını aldı. Ev sahibinin kendisi olduğunu söyleyebilmesi içinse komşuların soru sorar
gözlerinin polislerden kendisine kayması gerekti.
-Polis Bey neler oluyor burası benim evim, dedi.
Sesindeki merak ve hiçbir şey bilmiyormuş gibi görünen tavrına içten
içe kendi de şaşırdı.
-Hanımefendi evinizde ceset saklandığı üzerine ihbar aldık. Şüpheli
şahıs sizin isminizi vermiş. Evinizi aramamız lazım.
Bir anda bütün sesler uğultuya dönüşmüştü. Evinde bir ceset ama nasıl?
İyi de nerede? O an gerçekten en çok merak ettiği şeyin cesedin nerede
olduğuydu. Evet, öncesinde sorması gereken bir soru vardı ama en önemli soru buydu.
“Nerede bu canına yandığımın cesedi”.
Polisler çoktan eve yönelmişlerdi. Tam o sırada tiz bir çığlık sesi geldi.Evinin dış kapısını açık unuttuğunu ve polislerin aramaya zaten başladığını fark etti.
-Polis ceset var demedi mi?
-Ee ses geldi.
-Evinde birini saklıyor olmasın.
-Belki cesedin başına birini tutmuştur.
Herkes söylenmeye başladı. Kimse fısıldamaya çalışmıyordu.
-Belki de daha öldürmemiştir.
Bu sonuncusu saçmaydı. Evde koku olmasa belki kendisi de inanabilirdi. Sahi orda durmuş onca insanın arasında aslında bütün cümleler kendine kuruluyorken niye duruyordu? Koşarak eve gitti. İki tane beyaz tulumlu görevlinin çöp torbası taşır gibi insan taşıdığını görünce “ben saatlerdir arıyorum siz nasıl iki dakikada buldunuz” diye sinirlenme isteği duydu.
Yine saçma bir ilk tepkiydi çünkü ceset torbasının içindekinin kim olduğunu asla düşünmemişti. Bodrum katına doğru yönelirken polisleberaber aşağıdan battaniyeye sarılı bir kızın geldiğini gördü. Kız sanki tanıdıktı ama o an onu bile anımsamadı. Onun yerine kıza “benim
evime nasıl girdin” diye bağırmayı mantıklı buldu.
Kız gerçekten korkmuş görünüyordu ve kesinlikle kötü kokuyordu.Sesini çıkarmadı. Polis, kızı kapıda bekleyen sağlık görevlisine bırakıp J'nin yanına geldi.
-Kız çocuğu ve ceset bodrum katınızdan çıktı. Kız adını söylemiyor. Büyük ihtimalle şokta ama siz tanıyor musunuz?
- Hayır, dedi çok düşünmemeye çalışarak.
Polis üstelemedi.
- Cesedi teşhis etmeniz lazım.
-Teşhis mi?
-Bize gelen ihbarda yazana göre ceset size aitmiş.
-O da ne demek Memur Bey. Ceset bana ait olamaz. Ben tanımıyorum bile. Ben nasıl bilebilirim kim. Kim benim bodrumuma ceset koysun. Ben onu niye tanıyayım?
Ağlamaya başlamasını durdurmak için art arda konuşmaya başlamıştı ama boşunaydı. Bir anda mektubu hatırladı. İyi ki de hatırladı yoksa ağlaması saatlerdir yaşadığı stresin boşalmasıyla bir sinir krizine doğru gidiyordu.
-Mektup… diye mırıldandı.
Nereye koyduğunu hatırlamıyordu. Ama M birini öldüremezdi. Hayır, mektupla cesedin bir alakası yoktu. Tamamen tesadüftü.
Polis kendi kendine söylenmesini anlamaya çalışırcasına gözlerini kısarak J’ye yakınlaştı.
-Hanımefendi ihbarda sizin hiçbir suçunuzun olmadığı ve cinayeti
işleyen kişinin sizi çok sevdiği yazıyordu. Söyler misiniz eşiniz veya bir sevgiliniz var mıydı?
Evet, vardı ama onu ele veremezdi. Ya cinayet işlediyse ve saklanmak
için onu buraya getirdiyse. Hayır, bunu söyleyemezdi.
-Bakın hanımefendi siz söylemeseniz de biz buluruz. Bizimle işbirliği
yaparsanız bu süreçten daha az hasarla kurtulursunuz.
Resmen tehdit ediyordu. Evet, bulurlardı. Onun 10 yıl önce evlendiği ve 2 yıldır psikiyatrik tedavi yalanıyla tımarhanede tuttukları kocasını hemen bulurlardı.
-Ben önce cesedi teşhis etsem.
Polis üstü kapalı uyarısının işe yaradığını görünce biraz gevşedi. Hatta
tebessüm bile etti sanki memnun olunacak herhangi bir şey varmış gibi.
-Tabi arkadaşlar sizi ambulansın yanına götürsün.
Eğer ceset tanıdığı biri çıkarsa eşini aklamak için kavgalı olduklarını
söyleyebilirdi. Hatta erkek çıkarsa kendisine asıldığı için kocasının
başka çaresi kalmamış da olabilirdi. Bunların hepsi uydurmaydı. Kocasının dümdüz deli olduğunu o an kabullenemezdi ama yine de onu suçlamaktan iyiydi.
Ambulansa yaklaştığında kalbinin duracağını düşündü. Daha önce hiç
ceset görmemişti ama artık kokuyu algılamadığını fark edince rahatladı.
Şoktaydı ve şokta olduğunu fark edebilecek kadar güçlü bir kadındı.
Görevliler ceset torbasının fermuarını açtı. Bir daha hiç fermuarlı bir kıyafet giyemeyeceğini düşündü. Bu sesi bir daha duyamazdı. Tam bunu düşünürken gördüğü yüzü algılayamadı. Algılamak istemiyordu.
Bu kocasıydı.
Hiçbir şey düşünemiyordu. Tepki veremiyordu. Oradan kaçıp gitmek
istiyordu.
-Hanımefendi teşhis edebildi mi?
diye bir soruyla az önceki polis memuru yaklaştı.
-Hayır, Müdür Bey henüz bir şey söylemedi.
Acaba ne kadar zamandır bir şey söyleyeyim diye bekliyorlar diye
düşündü içinden.
-Kocam.
-Efendim.
-Bu benim kocam.
Bir anlık sessizlik oldu.
-Kocanızı kim öldürmüş olabilir?
-Kimse.
-Efendim?
-Kimse. O hastanedeydi. 2 yıldır. Çoğu zaman uyutuluyordu. Çok sık sinir krizleri geçiriyordu. Benim onu sadece ayda bir görme hakkım vardı. En son, en son…
En son ne zaman kocasını ziyarete gitmişti, hastaneden gelen telefonları
ne zamandır açmıyordu hatırlayamadı. Ama henüz bu ay gitmediğini
hatırladı.
-Yani ben doktoruyla konuşup durumuna göre gidiyordum.
-Kocanızı kimsenin öldürmediğini söylerken ne demek istediniz?
-Bana mektup yazmış.
-Mektupta ne yazıyordu.
-Beni sevdiği.
Polis şaşırmış ve sinirli gözüktü ama aklına mektupta yazan başka bir
şey gelmiyordu.
-Beni sevdiği ve üzgün olduğunu yazmış.
-Evliliğinizle ilgili olabileceğini mi düşünüyorsunuz?
Polis sorduğu soruya sonradan kendi de anlam veremedi. Sorma şekli saçma olmasa mantıklı bir soruydu aslında.
-Biz mutluyduk. M hep bir kız çocuğumuz olsun isterdi. Ama bir tane. Bir sürü şey söylemek istiyordu. Nasıl tanıştıklarından başlayıp her şeyi anlatmak istiyordu kızlarının ismi bile vardı ama bir anda bütün gücü çekilmişti.
“Anlıyorum. Sizin ifadenize başvurmak için çağıracağız lütfen telefonunuzu açık tutun” dedi polis memuru, sanki daha kibardı. J
duymadı bile.
Kadın o anda kocasının yüzünü çoktan kapattıklarını ve götürmeye hazırlandıklarını fark etti. Kalbinin artık deli gibi attığını hissediyordu. Midesine bir taş oturmuştu. O an bilmiyor olsa bile hayatının geri kalanında o taşla birlikte yaşayacaktı.
Polisler ve diğer görevliler gitmeye hazırlanıyordu. Komşuları dağılmıştı ama herkes evinin önünden yine o tarafa bakıyorlardı. Ne yapacağını bilemeden giden ambulansın arkasından baktı. Araçlar ve kalabalığın dağılmasıyla bahçesinde küçük bir kalabalık fark etti. O kız hâlâ oradaydı. Başında doktora benzeyen birkaç kişi vardı. Yanlarına gitti.
-Siz kimsiniz?
-Benim kocam öldü, dedi. Aslında siz kimsiniz diye sormak isteyen
oydu.
-Başınız sağ olsun, dedi kadın ilgilenmeyerek. Bize biraz müsaade
ederseniz hastamla konuşmam lazım kendisi biraz sessizdir ve zor
konuşur da.
O an kıza daha dikkatli bakma dürtüsüne engel olamadı. Bodrumundan ilk çıkarken gördüğünde koca bir kadın zannetmişti. Ama henüz 14 yaşında bile olmayabilirdi. Fark ettiklerini düşünmemeye çalıştı. Bu
oydu. Kocasının sürekli “minik bir kızımız olsun aynı sana benzesin” dediği kızdı. Yeniden ağlamaya başlamak üzereydi. Bugüne başladığı sabahı düşündü. Her gün olabileceğinden daha kötü bir gündü. Ama
bütün bunlar kötüden fazlasıydı. Hayatının on yılı, yaşadığı bütün mutlu günler içinde ölüyordu. Bir daha hiç mutlu olamayacağını düşündü. Geriye sadece pişmanlıkları ve keşkeleri kalmıştı. Keşke “zaten bütün gün çocuklarla uğraşıyorum evde de bir tane
istemiyorum demeseydim”. Keşke 10 yıl boyunca onun istediği hayatı fark edebilseydim. Keşke onun beni sevdiği kadar ben onu görebilseydim.”
Belki acımasız çıkarımlarda bulunuyordu, henüz göremediği ve hiçbir
zaman da göremeyeceği hatalar yapmıştı. Hiçbiri dev hatalar değildi
ama onları bu noktaya getirmişti. Sevmenin yeteceğini düşünmüş onun
dışında kocasını görmemişti. Hem de hiç.
“Hayallerinin elinden aldığım için özür dilerim sevgilim”.



Çok iyiii🌟 Okumaya başladıktan sonra beni öyle bir sürükledi ki bir baktım hikaye bitmiş. Daha da fazlasını okumak istedim. Bana böyle güzel bir okuma fırsatı verdiğiniz için ve zamanımın her saniyesine değen hikâyeniz için teşekkürler.