sükûtun anatomisi

sükûtun anatomisi
1 Beğen
0 Yorum

ölüm, her sabah yeniden katlanıyor kendi içine

bir origami gibi katlıyoruz yokluğumuzu

ve ad veriyoruz ona

yaşam…

boşlukla katlanmış bir yaşam

her kıvrımı bir suskunluk anatomisi.


hiçlik, kendini sonsuza eşitlediğinde

başlıyoruz konuşmaya.

ama sesimiz yalnızca

düşünceyi kanatlandıran bir yaradır

bilgiyle sızlayan bir et parçası.


gökyüzünü antik bir kitap gibi çeviriyorum geceleri

sayfaları yıldız tozuyla yazılmış.

her sayfada bir tür yalnızlık tanrısı

hiçbiri cevap vermiyor.

sadece bakıyorlar

Nietzsche gibi.

üstümde sonsuzluğun gözlüğü

içimde Platon’un mağarası

ama gölgeler bana ait değil

başkalarının korkularını giyiyorum her gün.


tenimle düşünemiyorum artık

çünkü her temas bir ideoloji.

bedenim politik bir alan

her hücremde bir halk ayakta

ama ben devrim değil

çöküş bekliyorum.


şiirler artık aşkı anlatmıyor

çünkü aşk da bir yapıbozum geçirdi.

bir virüs gibi kodlandık birbirimize

ve her sarılma

bir sistem çökmesi.


ben zamanın dışında büyüdüm

elimi hiçbir saat tutmadı.

gölgem bile geç kalıyor bana

çünkü ben hep

olmam gereken yerden

bir adım ötede duruyorum

kendime ulaşamayan bir ihtimalim.


tanrılar bana değil,

benim eksikliğime tapıyor.

ve dil —

hep geç kalıyor anlamın arkasında.

bir tür felsefi kekemelik bu

sözcükler var ama söyleyen yok.


bazen bir tablo gibi hissettim kendimi

ama çerçevesi çivilenmemiş bir tablo

yani düşmeye yazgılı.

ve düşerken

sanat olmaktan çıkıyor insan

sadece ağırlık kalıyor geriye —

bir tür yerçekimiyle cezalandırılmış zihin.


evet, hiçbir şey olamadım ben

ama her şeyi fark ettim.

varlığın kenarında oturan

bir sessizliktim.

ve oradan bakınca,

hayat

sadece görmezden gelinmiş bir fısıltıydı.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın