Bir Şehrin Gölgesinde Büyüyen Hikâye: Nar Ağacının Altında

Bir Şehrin Gölgesinde Büyüyen Hikâye: Nar Ağacının Altında
1 Beğen
0 Yorum


Bazı romanlar, daha ilk sayfalarda neyi hedeflediğini belli eder. Nar Ağacının Altında da bu tür metinlerden biri. Mehmet Tolga Görgülü, romanını Abeen adlı hayali bir şehirde kurarken yalnızca bir fon yaratmamış; başlı başına yaşayan, karakterler üzerinde baskı kuran, onları biçimlendiren bir dünya inşa etmiş.

Abeen, ne tam Doğulu ne tam Batılı olabilmiş insanların, kırılgan dengelerin, suskun gerilimlerin ve aidiyet krizlerinin mekânı olarak romana güçlü bir omurga kazandırıyor. Şehrin sokakları, kahvehaneleri, nehir kıyıları ve sınıfsal ayrışmaları, romanın dekoru olmaktan öteye geçip onun nabzı hâline gelmiş. Bu yönüyle kitap, mekânı anlatının asli unsurlarından birine dönüştürmeyi başarıyor.

Romanın en güçlü yanı, hiç kuşkusuz atmosfer kurma becerisi. Görgülü, sahneleri yalnızca anlatmıyor; onları adeta gösteriyor. Bu yüzden metni okurken sık sık sinematografik bir etki hissettim. Okurken olayları dışarıdan izleyen biri gibi değil, o dar sokaklarda yürüyen, o tozlu havayı soluyan, o gerilimi omuzlarında taşıyan biri gibi hissediyorsunuz. Özellikle açılış bölümleri, mekânın ruhunu karakter psikolojisiyle birleştirme konusunda yazarı oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Abeen’in bir şehir olmaktan çıkıp yaşayan, hareket eden, hafızası ve karanlığı olan bir varlığa dönüşmesi bence kitabın en dikkat çekici başarısı.

Romanın bir başka önemli gücü de dilinde yatıyor. Metin, zorlanmış ya da yapay bir edebîlikten beslenmiyor. Aksine, dil akıcı, yer yer şiirsel, ama çoğu zaman ölçülü. Bu da kitabı kolay okunan bir eser hâline getiriyor. Ancak bu kolaylık, yüzeysellik anlamına gelmiyor. Tam tersine, cümlelerin altında hissedilen hafif edebî tat, romanın okuma deneyimini daha kalıcı kılıyor. Bugün birçok çağdaş romanda rastlanan gösterişli ama içi boş anlatım yerine, burada daha dengeli, daha kontrollü bir üslup var. Bu bakımdan Nar Ağacının Altında, ana akımın alışıldık dilinden belli ölçüde ayrışıyor.

Mustafa karakteri ise romanın duygusal ve psikolojik merkezini oluşturuyor. Onun çocukluk kırılmaları, yabancılık hissi, toplumsal dışlanmışlığı ve içe dönük çatışmaları yer yer gerçekten güçlü biçimde işlenmiş. Özellikle Mustafa’nın kendine, geçmişine ve çevresine bakışında yazarın dikkate değer bir psikolojik sezgiye sahip olduğu görülüyor. Romanın bazı anlarında bu iç derinliğin neredeyse “usta işi” bir yoğunluğa ulaştığını söylemek mümkün. Mustafa’nın dünyaya yabancı gibi bakan, olup biteni içine gömen, sessizce taşıyan karakteri, romanın duygusal yükünü sırtlayan temel unsur olmuş.

Bununla birlikte, romanın kısa hacmi hem avantajı hem de sınırlılığı. 180 sayfalık yapı içinde kitap ciddi bir tempo kazanıyor. Bu yönüyle eser gerçekten de bir oturuşta, en azından bir günde tamamlanabilecek kadar akıcı. Bu sıkılık, anlatının dağılmasını önlüyor ve okuru sürekli metnin içinde tutuyor. Fakat aynı özellik, yan karakterlerin psikolojik katmanlarını derinleştirme imkânını da kısıtlıyor. Mustafa’da gördüğümüz iç yoğunluk, diğer karakterlerde aynı ölçüde hissedilmiyor. Bu açıdan bakıldığında, romanın kompakt yapısı bir estetik tercih olarak işlese de bazı karakterlerin zihinsel ve duygusal arka planının biraz daha açılması iyi olabilirdi.

Yan karakterler içinde özellikle “Gölge”, bu sınırlılığı kısmen aşan figürlerden biri olarak öne çıkıyor. Onun geçmişine, öfkesine ve olgunlaşmasına dair bölümler, romanda psikolojik ve toplumsal derinliğin yan karaktere de taşınabildiğini gösteriyor. Bu da ister istemez şu duyguyu doğuruyor: Yazar dilerse bunu başka karakterlerde de yapabilecek güçte; fakat belli ki burada daha dar, daha kontrollü ve daha yoğun bir anlatı tercih edilmiş. Dolayısıyla bu eksikliği mutlak bir yetersizlikten çok, romanın bilinçli bir çerçeve tercihi olarak okumak daha doğru olabilir.

Romanın sonlara doğru kurduğu klostrofobik atmosfer de ayrıca anılmayı hak ediyor. Kapalı, daralan ve kaçış hissini giderek azaltan mekân tasarımı, gerilimi yalnız olayların akışıyla sınırlamıyor; mekânın yarattığı sıkışma duygusuyla da büyütüyor. Bu yönüyle yazarın sahne kurma becerisinin yanında mekân psikolojisini kavrama gücü de belirginleşiyor. Özellikle loşluk, sıkışma, saklanma ve görünmez tehdit duygusunun öne çıktığı bölümlerde roman, atmosfer kurma iddiasını iyice sağlamlaştırıyor.

Bence Nar Ağacının Altında, kusurlarına rağmen rahatlıkla “başarılı” denebilecek bir eser. Hatta tam da kusurlarının niteliği yüzünden dikkate değer. Çünkü bu roman, zayıf anlarında bile ne yapmak istediğini bilen bir metin izlenimi veriyor. Gücünü hacimden değil yoğunluktan, gösterişten değil atmosferden, gürültüden değil birikmiş duygunun sessiz baskısından alıyor. Okuması kolay; buna karşılık etkisi yüzeyde kalmıyor. Roman, okurunun zihninde bir atmosfer, bir şehir gölgesi ve belleğe yerleşen birkaç sahnenin titreşimiyle varlığını sürdürüyor.

Açıkçası kitaba başlarken ben de belli bir önyargı taşıyordum. Yeni yazarlara karşı zaman zaman temkinli, hatta mesafeli yaklaşma eğilimim olduğunu kabul etmeliyim. Ne var ki okuma ilerledikçe bu mesafenin haksız bir peşin hükme dayandığı anlaşılıyor. Roman, özellikle popüler ve ana akım yazarların dışında kalan metinlere karşı daha dikkatli bakmak gerektiğini hatırlatan bir örnek. Bazen edebî sürpriz, en çok da fazla gürültü çıkarmayan kitaplarda saklı oluyor. Nar Ağacının Altında da böyle bir kitap: kısa, akıcı, atmosferi güçlü, yer yer sarsıcı ve kesinlikle okunmaya değer.


Yazıyı bitirirken, kitaptan zihnimde kalan bir cümleyi ayrıca paylaşmak istiyorum:

“Adalet, bir şeyi yerli yerine koymaktır; zulümse onu layık olmadığı yere koymaktır.”

 

Kitabı kısaca puanlarsam:

Atmosfer: 9.0 | Dil: 8 | Kurgu: 7.0 | Ana karakter: 8.0 | Yan karakterler: 6.5 | Mekân kullanımı: 8.0 | Baskı Kalitesi: 8.0 (Vis Kitap)

Genel puan: 7.78

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın