Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz… Bu isimler yalnızca kayıplar listesinde yer alan bireyler değildir; bunlar, bir coğrafyada iktidarın nasıl işlediğini, bedenler ve hafıza üzerinden nasıl kurulduğunu gösteren kırılma noktalarıdır. Özellikle Kürt kadınlarının kayboluşları, klasik anlamda “faili meçhul” ya da “bireysel suç” kategorileriyle açıklanamayacak kadar derin bir tarihsel ve yapısal bağlama sahiptir. Bu bağlam, sömürgeci yönetim biçimlerinin modern devlet aygıtı içindeki sürekliliğiyle doğrudan ilişkilidir.
Sömürgecilik çoğu zaman dışsal bir işgal olarak düşünülür; oysa burada söz konusu olan, devletin kendi içindeki bir coğrafyayı “istisna alanı” olarak kurmasıdır. Bu alan, hukukun askıya alınabildiği, denetimin merkezileştiği ve yerel halkın siyasal özne olmaktan çıkarıldığı bir düzendir. Kürt coğrafyasında uzun yıllardır uygulanan güvenlikçi politikalar, kayyım rejimleri ve sürekli olağanüstülük hali, bu içsel sömürgeciliğin kurumsallaşmış biçimleridir. Bu düzende kadın bedeni, yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda siyasal bir alan olarak da kontrol edilir. Kadınlar, özellikle Kürt kadınları, bu yapının en hassas ve aynı zamanda en hedef haline gelen noktalarından biridir. Çünkü kadın bedeni, hem toplumsal yeniden üretimin hem de kültürel sürekliliğin taşıyıcısıdır. Bu nedenle ona yönelen şiddet, yalnızca bireye değil; bir halkın varoluşuna, hafızasına ve geleceğine yönelmiş olur. Tecavüz, kaybetme, zorla evlendirme ya da sistematik görünmez kılma—bunların her biri, kadın üzerinden yürütülen bir iktidar stratejisinin parçalarıdır.
Gülistan Doku’nun kayboluşunda görülen belirsizlik, bu stratejinin en sofistike araçlarından biridir. Sömürgeci yönetimler çoğu zaman açık şiddet kadar, hatta ondan daha etkili biçimde “bilinmezlik” üretir. Çünkü bilinmezlik, hem korkuyu sürekli kılar hem de direnişi parçalar. Bir ölüm, bir son getirir; oysa kayboluş, sonsuz bir bekleyiş yaratır. Aileler ne yas tutabilir ne de umut edebilir. Bu askıda kalma hali, yalnızca psikolojik bir yıkım değil, aynı zamanda politik bir kontrol mekanizmasıdır. Bu noktada kadınların kayboluşu, patriyarka ile sömürgeciliğin kesişiminde ortaya çıkan özgül bir şiddet biçimini açığa çıkarır. Patriyarka, kadını zaten ikincil bir konuma iterken; sömürgeci düzen, bu ikincilliği daha da derinleştirir. Kürt kadını bu anlamda “iki kez öteki”dir; hem kadın olduğu için hem de etnik kimliği nedeniyle. Bu çift katmanlı dışlanma, onun kayboluşunu daha az görünür, daha az “önemli” hale getirir. Medyada yer bulmayan, kamuoyunda yeterince yankı uyandırmayan her kayıp, aslında bu yapısal değersizleştirmenin bir sonucudur.
Ancak mesele yalnızca görünürlük değildir; aynı zamanda hakikatin sistematik olarak parçalanmasıdır. Kamera kayıtlarının eksikliği, çelişkili tanıklıklar, yönlendirilen aramalar… Bunlar basit “ihmal” olarak okunamaz. Bunlar, hakikatin dağılması ve yeniden kurulmasının, yani bir tür epistemik şiddetin parçalarıdır. Hakikat yalnızca gizlenmez; aynı zamanda yeniden yazılır. Bu yeniden yazım sürecinde devlet, kendi anlatısını kurar ve alternatif anlatıları marjinalize eder. Burada hafıza, en kritik mücadele alanlarından biri haline gelir. Çünkü sömürgeci düzen yalnızca bedenleri değil, hafızayı da kontrol etmek ister. Unutturmak, normalleştirmek ve sıradanlaştırmak bu kontrolün temel araçlarıdır. Buna karşılık Kürt kadınlarının aileleri ve onları arayanlar, bir karşı-hafıza inşa eder. Bu hafıza, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda geleceği kurma iddiasıdır. Her arayış, her soru, her hatırlatma, bu yüzden politik bir eylemdir.
Kürt kadın hareketinin son yıllarda geliştirdiği söylem ve pratikler, bu karanlık tabloya karşı önemli bir direnç hattı oluşturur. Kadını yalnızca mağdur olarak değil, özne olarak konumlandıran bu yaklaşım, sömürgeci ve patriyarkal düzenin en temel varsayımlarını sarsar. Çünkü bu düzen, kadının sessizliğine dayanır; oysa burada kadın konuşur, arar, sorar ve hesap sorar.
Gülistan Doku ve diğer kayıp Kürt kadınları meselesi, yalnızca adli bir soruşturma konusu değildir. Bu mesele, modern devletin sınırları içinde işleyen bir sömürgecilik biçiminin, patriyarkal şiddetle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Kadın bedeni ve kadın yaşamı, bu kesişimin en görünür ve en kırılgan noktasıdır. Bu yüzden her kayıp, yalnızca bir bireyin yokluğu değil; bir halkın hafızasında açılan derin bir yaradır. Belki de en sarsıcı olan şudur; bu yaralar, yalnızca geçmişe ait değildir. Hakikat ortaya çıkarılmadıkça, adalet tesis edilmedikçe ve bu yapısal ilişkiler dönüşmedikçe, her yeni gün yeni bir kayıp ihtimalini içinde taşır. Bu nedenle mesele, yalnızca kaybolanları bulmak değil; kaybolmayı mümkün kılan dünyayı değiştirmektir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın