25 yıl. Bir ömür için kısa, bir hakikat için fazlasıyla uzun. Arkadaş’ın hayatı, zamandan çok, ona yöneltilen bakışların sertliğiyle ölçülür. Çünkü o, sadece şiir yazan bir genç değil; bu toplumun “makul” diye kurduğu sınırların dışında kalan bir varoluştu. Arkadaş’ı “kırılgan bir şair”e indirgemek kolaydır; zor olan, onun kırılganlığının neden bu kadar keskin ve tehlikeli görüldüğünü söylemektir. Çünkü o, sadece genç yaşta ölen bir şair değil; bu coğrafyanın normlarına, erkekliğine, ahlakına, sessizliğine sığmayan bir varoluştu. LUBUNYA kimliğiyle, devrimci duyarlılığıyla, diliyle ve bedeniyle “makul” olanın dışında duran bir hayattı. Onu anlamanın yolu, şiirini hayatından ayırmamaktan geçer. Çünkü onun dizeleri, soyut bir yalnızlığın değil, doğrudan bedenine ve kimliğine yönelmiş bir dünyanın içinden konuşur. LUBUNYA kimliği, yalnızca bir kimlik değil; aynı zamanda maruz kalınan dışlanmanın, şiddetin ve inkarın da adıdır. Arkadaş’ın şiirindeki kırılma, bu yüzden romantik bir hüzün değil; tarihsel ve toplumsal bir yarılmadır.
Onun şiirindeki topallık bir estetik tercih değil, dayatılan bir dünyanın içinden geçerken bedenin ve ruhun aldığı biçimdi. “Güzel bir topallık / çirkin sağlamlıklardan yeğdir” dediğinde, aslında normalliğin kutsanmasına karşı bir itiraz yükselir. O “sağlamlık”, heteronormatif, erkek egemen ve dışlayıcı bir düzenin kendine biçtiği güvenli maskedir. Arkadaş bu maskeyi parçalamaz; maskenin arkasındaki çürümeyi görünür kılar. Çünkü onun dünyasında eksiklik, bir utanç değil; hakikatin kendisine daha yakın bir halidir. Bugün hala onun ölümü etrafında dolaşan sessizlik, sadece geçmişe ait değildir. Bu sessizlik, hala süren bir inkarın devamıdır. Arkadaş’ın ölümünü “belirsiz” bırakmak, aslında onun yaşarken karşılaştığı şiddeti görünmez kılmanın başka bir yoludur. Oysa onun hikayesi, bireysel bir trajediden çok daha fazlasını anlatır. Farklı olanın nasıl yalnızlaştırıldığını, nasıl hedef haline getirildiğini ve nasıl susturulduğunu…
Arthur Rimbaud ile kurulan benzerlikler, belki onun erken susuşunu açıklamaya çalışır; ama Arkadaş’ın susuşu bir kaçış değil, zorla kesilmiş bir sestir. O, kendi dilini kurmuştu zaten utangaç olmayan, sakınmayan, kendini geri çekmeyen bir dil. Bu yüzden rahatsız ediciydi. Çünkü o dil, toplumun görmek istemediği bir aynayı tutuyordu. “Kendime kendimden başka kendim yok” derken, bir yalnızlık ilanı değil bu; zorunlu bir hakikat kaydıdır. Çünkü dışarıda yer bulamayan bir varoluş, eninde sonunda kendi içine çekilir. Ama bu çekiliş bir yok oluş değil; tersine, içeride kurulan başka bir dünyanın başlangıcıdır. Arkadaş’ın yalnızlığı bu yüzden edilgen değildir. O yalnızlık, bir direniş biçimidir.
“Yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız…”
Bu tekrar, bir çöküşün değil, bir yankının ifadesidir. Kendi içine çarpan, oradan çoğalan bir sesin… Ve o ses bugün hala sürüyor. Çünkü Arkadaş’ı anmak, şiirlerini estetik bir hüzne hapsetmek değil; yaşadığı hayatın politikliğini kabul etmekle mümkündür. LUBUNYA olmak, devrimci olmak, “makul” olmamak… Bunlar onun şiirinin arka planı değil, doğrudan kendisidir. Şiiri de buradan konuşur; dışarıda bırakılanların, adı konmayanların, görülmek istenmeyenlerin yerinden. Onu uğurlamak, ancak olduğu gibi uğurlamakla mümkün; makule sığmayan, kendini saklamayan, bedeniyle, kimliğiyle ve şiiriyle direnen bir hayat olarak. Arkadaş’ı gerçekten anmak istiyorsak, onu yumuşatmadan, törpülemeden, olduğu gibi; rahatsız edici, sarsıcı ve hakiki haliyle hatırlamak gerekir. Çünkü bazı hayatlar, ancak eksiltilmeden anlatıldığında tamamlanır.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın