LAYS AİLE BOYU EŞLİĞİNDE İZLEDİĞİM ŞEYLER: YALANCI YARİM

LAYS AİLE BOYU EŞLİĞİNDE İZLEDİĞİM ŞEYLER: YALANCI YARİM
0 Beğen
0 Yorum

Herkese selamlar, bugün farklı bir inceleme konseptiyle karşınızdayım. İşten eve geldiğimde ya da izin günlerimde bir şeyler izlerken bana genellikle bir paket Lays aile boyu eşlik ediyor. Bir gün yine cipsi önüme koyup bilgisayar karşısında uzanarak bir şeyler seyretmeye başladığımda aklıma şu soru geldi: “Ben bu kadar dizi izliyorum, bunları neden yazmıyorum?” Sonra da dedim ki madem cips yerken izliyorum, o zaman izlediklerimi de cips eşliğinde değerlendireyim. Böylece bu konsept doğmuş oldu. Bundan sonra ara sıra, paketin dibindeki kırıntılar tükenene kadar izlediğim dizileri yazıya dökeceğim. Belki o kırıntılar bir seferde tükenir bilemeyiz.

İlk konuğumuz ise beni çocukluğuma götüren bir dizi: Yalancı Yarim.

2006-2007 yıllarında ilkokula giden dokuz yaşında bir çocuktum. O zamanlar hayat çok farklıydı. Her dokuz yaşındaki yeni nesil çocuk gibi tabletim yoktu. Benim jenerasyonum sokakta oyunlar oynamak büyüyen bir jenerasyondu. Ben ise yine her zaman olduğu gibi her şeyin tersini yapan bir insanım. Sokağa sadece bisiklet sürmek için çıkardım genelde kimseyle de arkadaş olmazdım sadece Hüseyin adında bir arkadaşım vardı ki, hala görüşüyoruz tek arkadaşım oydu ve onunla da bisiklet biner evlerinin bahçesinde oturup çekirdek çitlerdik. Bunun dışında da okuldan gelir gelmez ödevlerimi bitirir annem izin verirse -şu an yeni nesilde olmayan bir kavram- akşam yatana kadar Playstation’dan oyun oynardım.

Yalancı Yarim'i yıllar sonra izlediğimde aklıma gelen ilk şey şu oldu: Bu dizi aslında tam bir 2000'ler romantik komedisi. Bugün baktığımızda hikâyesinin büyük kısmı klişeler üzerine kurulu. Birbirinden nefret ederek tanışan iki genç, gizlenen kimlikler, sınıfsal farklılıklar, aile baskısı ve zamanla aşka dönüşen bir ilişki. Bana yeniden izlediğimde Ali Hazelwood’un Aşk Hipotezi kitabını anımsattı. Adam Carlsen ile Olivie Smith ikilisinin komik ama eğlenceli diyaloglarını, aralarındaki çekimin yavaş yavaş başlangıcını da okurken keşfetmiştim. Dizi de tam olarak bir romantik komedi kitabı gibi ilerliyor ve dizi bu klişeleri o kadar samimi ve mizahi bir şekilde kullanıyor ki izlerken rahatsız etmiyor.  

 

 

Tarık Tekelioğlu ileride varisi olduğu bankanın başına geçmesi için ailesi tarafından İtalya’ya Ekonomi okuması için gönderilir. Ailesi onun aslında okula gittiğini düşünürken işler tamamen bambaşkadır. Tarık okula sadece Hulusi’nin her sinirlendiğinde söylediği  “ÜÇ BUÇUKÇUK GÜN” gitmiştir. Babasının okul için kendisine gönderdiği paraları ralli yarışları için harcar. İtalya’da sahte kimliği olan Alfonso adıyla bilinen Tarık, Türkiye’ye tatile geldiğinde babası okumak yerine onun ralli yaptığını öğrenir. Duruma sinirlenen Hulusi tüm banka hesaplarını, kredi kartlarını bloke ettirir ve yurt dışına çıkış yasağı koydurtur. Durum mahkemeye taşındıktan sonra karar Tarık’ın aleyhine çıkar ve sigortalı işte çalışma şartı koyarak babasının okul için ödediği paraları 12 eşit taksitle ödemesine ve her Pazartesi günü ikamet ettiği karakola giderek imza vermesine şart koşar. Tarık bu durum karşısında da evi terk eder ve küçükken kendisine dadılık yapan Hacer annenin, Vahi Özkul’un kızı Naz’ı okula götürüp getirmek için verdiği şöför ilanını ona göstermesiyle tüm hikaye başlar.

Dizinin en büyük avantajı karakterleri. Tarık ve Naz ilişkisi tamamen romantik komedi formülüne göre ilerliyor. İlk bölümlerde birbirlerini gördükleri anda kavga etmeye başlayan ikili zamanla birbirlerini tanımaya ve anlamaya başlıyor. Bu dönüşüm aceleye getirilmiyor. Günümüzdeki birçok romantik komedide karakterler iki bölüm sonra âşık olurken Yalancı Yarim bu süreci zamana yayıyor. Bu nedenle seyirci olarak ilişkinin gelişimine tanıklık ediyor ve karakterlerin neden birbirlerinden hoşlanmaya başladıklarını anlayabiliyorsunuz. 

Barış Akarsu'nun performansı dizinin en önemli taşıyıcı unsuru. Teknik açıdan değerlendirildiğinde kariyerinin başlarında olan bir oyuncunun eksikleri elbette hissediliyor. Bazı dramatik sahnelerde deneyimsizlik göze çarpabiliyor. Buna rağmen sahip olduğu doğal karizma ve ekran enerjisi bu eksikleri büyük ölçüde kapatıyor. Tarık karakterinin sempatik görünmesinde oyunculuğundan çok ekrana yansıttığı samimiyet etkili oluyor. Seyirci karaktere değil, doğrudan Barış Akarsu'nun kendisine bağlanıyormuş hissine kapılıyor.

Naz karakteri ise dönemin kadın karakter anlayışını yansıtan bir profil çiziyor. Şımarık, inatçı ve zaman zaman oldukça sinir bozucu davranışlar sergilese de hikâye ilerledikçe karakterin kırılgan yönlerini de görmeye başlıyoruz. Bu durum onu tek boyutlu bir karakter olmaktan çıkarıyor. Özellikle Tarık ile olan sahnelerinde dizinin en eğlenceli anları ortaya çıkıyor. Yan karakterler ise dizinin görünmeyen kahramanları. Türk dizilerinde sıkça rastlanan aile içi mizah burada oldukça başarılı kullanılmış. Karakterlerin birbirleriyle olan ilişkileri dizinin yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkmasını sağlıyor. Bu nedenle seyirci sadece başrollerin hikâyesini değil, ev halkının günlük yaşamını da merak ediyor.

 


Dizinin teknik tarafına bakıldığında ise yaşını hissettiren noktalar bulunuyor. Özellikle bölüm süreleri günümüz seyircisine oldukça uzun gelebilir. Bazı olaylar gereğinden fazla uzatılıyor ve hikâye zaman zaman tekrar hissi yaratıyor. Bu durum aslında dönemin Türk televizyon sektörünün genel bir sorunu. Haftada bir yayınlanan ve uzun süre doldurulması gereken bölümler nedeniyle hikâye temposu zaman zaman düşüyor.

Yalancı Yarim'i bugün izlediğinizde yalnızca Tarık ve Naz'ın aşk hikâyesini değil, aynı zamanda 2000'li yılların ortalarına ait bir yaşam tarzını da izliyorsunuz. Kızaklı ve kapaklı telefonların hâlâ teknolojinin zirvesi sayıldığı, kontör bitmesin diye kısa konuşmaların yapıldığı, MSN Messenger'da çevrimiçi olmanın heyecan yarattığı yıllar bunlar. İnternet kafelerin dolup taştığı, MP3 çalarların ve CD çalarların gençlerin vazgeçilmezi olduğu, Facebook'un henüz hayatın merkezine yerleşmediği bir dönem. İnsanlar sürekli telefon ekranlarına bakmak yerine yüz yüze iletişim kuruyor, aileler akşamları televizyon karşısında bir araya geliyor ve yazlık kültürü günlük yaşamın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Dizi, tüm bu ayrıntıları özellikle vurgulamasa da arka planda taşıdığı dönem atmosferi sayesinde bugün adeta bir zaman kapsülü işlevi görüyor.


Bu nostaljik hissi karakterlerin giyim tarzlarında da görmek mümkün. Tarık'ın baskılı tişörtler, kot pantolonlar ve spor ayakkabılardan oluşan rahat tarzı dönemin genç erkek modasını yansıtırken; Naz'ın düşük bel pantolonları, renkli üstleri, dikkat çekici aksesuarları ve özenli görünümü 2000'lerin genç kadın modasına dair önemli ipuçları sunuyor. Bugün birçok kıyafet tercihi modası geçmiş görünse de o yıllarda bu kombinler gençler arasında oldukça popülerdi. Bu nedenle Tarık ve Naz yalnızca karakter olarak değil, aynı zamanda 2000'li yılların gençlik kültürünün ve moda anlayışının temsilcileri olarak da değerlendirilebilir.

Buna rağmen dizinin atmosferi oldukça güçlü. Bodrum'un doğal güzellikleri hikâyenin önemli bir parçası haline geliyor. Deniz manzaraları, yazlık evler ve sıcak Ege atmosferi diziye ayrı bir kimlik kazandırıyor. Bugün birçok yapımın yüksek bütçelerle yaratmaya çalıştığı samimiyet hissi burada doğal mekân kullanımı sayesinde elde edilmiş.

Yalancı Yarim'in asıl trajedisi ise hikâyesinin ekran dışında yaşanmasıdır. Barış Akarsu'nun geçirdiği trafik kazası ve ardından hayatını kaybetmesi diziyi sıradan bir romantik komedi olmaktan çıkarıp Türk televizyon tarihinin en hüzünlü yapımlarından biri haline getirmiştir. Diziyi bugün izleyen bir seyirci için bu bilgi, izleme deneyiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Her bölümde karakterin geleceğini değil, yarım kalan bir kariyeri ve tamamlanamayan bir hikâyeyi düşünmeye başlıyorsunuz.

Sonuç olarak Yalancı Yarim kusursuz bir yapım değildir. Senaryosu zaman zaman klişelere yaslanır, temposu yer yer düşer ve teknik açıdan günümüz standartlarının gerisinde kalır. Ancak dizinin sahip olduğu samimiyet, karakterler arasındaki uyum ve Barış Akarsu'nun ekrana yansıyan enerjisi bütün bu eksikleri ikinci plana iter. Aradan yaklaşık yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ hatırlanıyor olması da bunun en büyük kanıtıdır. Yalancı Yarim, yalnızca bir romantik komedi değil; aynı zamanda yarım kalmış bir dönemin ve yarım kalmış bir hikâyenin temsilcisidir.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın