Haftalardır ''çerçeve yasa'' ile yatıp çerçeve yasa ile kalkıyoruz. Yaklaşık iki yıl önce Devlet Bahçeli'nin televizyonlarımızın ayarlarını kontrol ettiren, görme ve duyma yetilerimizi sorgulatan malum çıkışıyla birlikte Kürt meselesinin çözümünde artık başka bir faza geçildiği ilan edilmiş oldu. Ve bir yılı aşkın süredir de içinde bulunduğumuz 19 Mart süreci, CHP'li belediyelere yönelik yürütülen yolsuzluk soruşturmaları ve en nihayetinde de mutlak butlan kararıyla ''süreç'' ne kadar bağımsız gibi gözükse de, bu hamlelerin sonuçlarıyla ortak bir zeminde yürütülmeye çalışılıyor.
Terörsüz Türkiye, Çözüm Süreci, Barış Süreci, Milli Birlik ve Dayanışma Projesi gibi pek çok tanım kullanılıyor bu sürece ilişkin. İktidarın bu isimlendirmeleri, yürütülen sürece karşı çıkmak bir yana, eleştiri ve soru sorma hakkına bile baştan ket vuran tutumun bir yansıması olarak önümüzde duruyor. Süreç üzerine sorulan her soru otomatikman ''terörün bitmesini istemeyen'', ''çözümden rahatsız olan'', ''barış karşıtı'' gibi etiketleri üzerlerimize yapıştırıyor ki; çıkarması pek kolay değil.
Terörsüz Türkiye, Çözüm Süreci, Barış Süreci, Milli Birlik ve Dayanışma Projesi gibi pek çok tanım kullanılıyor bu sürece ilişkin. İktidarın bu isimlendirmeleri, yürütülen sürece karşı çıkmak bir yana, eleştiri ve soru sorma hakkına bile baştan ket vuran tutumun bir yansıması olarak önümüzde duruyor. Süreç üzerine sorulan her soru otomatikman ''terörün bitmesini istemeyen'', ''çözümden rahatsız olan'', ''barış karşıtı'' gibi etiketleri üzerlerimize yapıştırıyor ki; çıkarması pek kolay değil.
Peki Kürt Sorunu'nun çözümü için yürütülen bu sürecin gerçekten de önemli bir evresi olan, TBMM'de de büyük çoğunlukla kabul edilen çerçeve yasa neyi çerçeveliyor? Kime ne vaat ediyor? Daha da açık sorayım, hangi yaraya merhem oluyor?
Bu yasayla birlikte PKK terör örgütü kendini feshetme ve silahsızlanma beyanlarını pratiğe dökecek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı silahlı eylemlerini tamamen sonlandıracak, ülkemizin ilgili kurumlarının gözlem ve raporlarıyla silahsızlanmanın teyit edilmesi halinde; örgüt mensupları Türkiye'ye dönecek ve belirli süreler içerisinde ceza infaz ertelemesi yapılacak. O sürenin sonunda ''eve dönen'' örgüt mensuplarına siyaset yapma hakkı da tanınacak. Yani aslında bir nevi af yasasından bahsediyoruz. Karşı mıyım? Hayır. Destekliyor muyum? Buna karşı tutum belirlemekte zorlanıyorum diyeyim.
Çünkü mevcut yasada Kürt meselesinin çözümüne dair, demokratikleşmeye dair herhangi bir ''çerçeve'' yok. Bu haliyle sadece örgütün silahsızlanması ve karşılığında da devletin infaz ertelemesi var. Buna tabii ki karşı çıkmam. Sorunun siyasi zeminde çözülmesinden yanayım. Peki örgüt taahhütlerini yerine getirip ''eve dönüşler'' başladığında, devlet de silahların teslim edilip kampların boşaltıldığını tespit edip yasayı hayata geçirdiğinde neyle karşı karşıya kalacağız? Yani silahlar sustuğunda bizi ne bekliyor?
Türkiye Kürt sorununu yaklaşık yarım asırdır tartışıyor. Peki geldiğimiz 2026 yılında sorunu ve çözüm önerilerini aynı şekilde tanımlamak ne kadar mümkün? İdeolojik ezberleri ve önkabulleri bırakırsak ben mümkün görmüyorum. Türkiye toplumu çok büyük bir değişim ve dönüşüm yaşadı. Kürtler ve Kürt siyasi hareketi de değişti. Ortadoğu coğrafyası zaten.. Dolayısıyla sorunun kendisinin 50 yıl öncekiyle aynı olduğunu söylemek neredeyse imkansız. Bunu söylemek, geçmişi unutmak ya da yaşananları önemsizleştirmek anlamına gelmiyor. Aksine, bugün geldiğimiz noktayı anlayabilmek için geçmişi hatırlamak gerekiyor.
Bu yasayla birlikte PKK terör örgütü kendini feshetme ve silahsızlanma beyanlarını pratiğe dökecek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne karşı silahlı eylemlerini tamamen sonlandıracak, ülkemizin ilgili kurumlarının gözlem ve raporlarıyla silahsızlanmanın teyit edilmesi halinde; örgüt mensupları Türkiye'ye dönecek ve belirli süreler içerisinde ceza infaz ertelemesi yapılacak. O sürenin sonunda ''eve dönen'' örgüt mensuplarına siyaset yapma hakkı da tanınacak. Yani aslında bir nevi af yasasından bahsediyoruz. Karşı mıyım? Hayır. Destekliyor muyum? Buna karşı tutum belirlemekte zorlanıyorum diyeyim.
Çünkü mevcut yasada Kürt meselesinin çözümüne dair, demokratikleşmeye dair herhangi bir ''çerçeve'' yok. Bu haliyle sadece örgütün silahsızlanması ve karşılığında da devletin infaz ertelemesi var. Buna tabii ki karşı çıkmam. Sorunun siyasi zeminde çözülmesinden yanayım. Peki örgüt taahhütlerini yerine getirip ''eve dönüşler'' başladığında, devlet de silahların teslim edilip kampların boşaltıldığını tespit edip yasayı hayata geçirdiğinde neyle karşı karşıya kalacağız? Yani silahlar sustuğunda bizi ne bekliyor?
Türkiye Kürt sorununu yaklaşık yarım asırdır tartışıyor. Peki geldiğimiz 2026 yılında sorunu ve çözüm önerilerini aynı şekilde tanımlamak ne kadar mümkün? İdeolojik ezberleri ve önkabulleri bırakırsak ben mümkün görmüyorum. Türkiye toplumu çok büyük bir değişim ve dönüşüm yaşadı. Kürtler ve Kürt siyasi hareketi de değişti. Ortadoğu coğrafyası zaten.. Dolayısıyla sorunun kendisinin 50 yıl öncekiyle aynı olduğunu söylemek neredeyse imkansız. Bunu söylemek, geçmişi unutmak ya da yaşananları önemsizleştirmek anlamına gelmiyor. Aksine, bugün geldiğimiz noktayı anlayabilmek için geçmişi hatırlamak gerekiyor.
Türkiye'de uzun yıllar boyunca hem Kürt kimliğinin tanınması hem Kürtçe'nin varlığı ve özgürce konuşulması bir ''mesele'' oldu. Özellikle de herkesin ifade ettiği biçimiyle, ''ülkenin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül askeri darbesi'' sonrasında Kürt toplumu ve Kürtçe üzerindeki baskı arttı. Yasaklar ve güvenlikçi politikalarla, vatandaşların Kürt kimliğini ifade etmeleri dahi kriminalize edildi ve toplumsal önyargılar beslendi. Devletin bu tutumuna karşılık PKK'nın doğu ve güneydoğuda çatışmayı tırmandırması, büyükşehirlerdeki kanlı terör eylemleri, hem örgütün hem Kürt siyasi hareketinin ayrılıkçı söylem ve hedefleriyle; mesele içinden çıkılmaz, girift bir hal aldı.
Yaşananlar hem çok büyük ekonomik çıkmazlara, krizlere, hem de ağır kayıplara ve toplumsal travmaya neden oldu. Fakat bu karanlık dönemin ardından ülkemizde 2000'li yılların başında yaşanan değişim ve dönüşümlerle birlikte ciddi kazanımlar elde edildi.
Ben Ak Parti seçmeni değilim. Oy kullanma hakkına eriştiğim günden beri hiçbir zaman tercihim olmadı. İdeolojik sebeplerden dolayı olamaz da. Bu durum hakkaniyetli olmama engel değil. Ak Parti iktidarının meselenin çözümü açısından attığı pek çok adım değerli ve önemliydi. Meselenin adlı adınca ''Kürt sorunu'' olarak tarif edilmesi dahi bu iktidarın iradesi ve politikaları sayesinde oldu.
Ak Parti iktidarı, bugün cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde zaman zaman onaylamadığım zeminlerde de olsa tarif ettiği sorunun çözümüyle doğru orantılı adımlar attı. TRT'nin Kürtçe kanal açması, Kürt siyasetçilerin meclisteki temsili, bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılan kapsayıcı dilin toplum nezdinde de karşılık bulması, doğu ve güneydoğu bölgesine yapılan yatırımlar, Kürt vatandaşların önemsediği, sembol olarak gördüğü bazı aydın ve sanatçılara iade-i itibar verilmesi... Tüm bunlar bugünkü iktidarın cesur, önemli ve takdir edilmesi gereken politikalarıydı. Yanı sıra Selahattin Demirtaş'ın da ''Türkiyelileşme'' kavramıyla önyargıları ve kalıpları aşan siyaset tarzı da hem Kürt vatandaşlar hem de ülkemiz demokrasisi açısından çok önemli kazanımlardı.
Peki öyleyse sorun ne? 2009 yılında başlayan ve çoğu kez yol kazalarıyla akamete uğramış olsa da bir şekilde 2026 yılına varan bu süreç şimdi neden bir endişe hatta korku yaratıyor? Çünkü toplumun değişimi, iktidar ve muhalefet politikalarının önüne geçti artık. Türkiye'de el değiştiren ve belirli gruplar arasında tekelleşen sermayenin hem ekonomik hem de sosyolojik sonuçlarını ağır biçimde hissettiğimiz bugün, 2026 yılında, artık kimlik eksenli bir ''Kürt Sorunu'' tanımı yapabilir miyiz? Buna evet demeyi pek olası görmüyorum.
Geçmişte Kürt vatandaşlara yönelik toplumsal algıyı hatırlayalım. Doğu ve güneydoğuda, vatandaşlık haklarından doğan hizmetleri alamayan, büyükşehirlerinse çeperlerinde geçim derdiyle mücadele eden, bir şekilde eğitim hayatına dahil olamayan veya sürdüremeyen, çok çocuklu, dar gelirli aileler.. Kimliği yüzünden öteki hisseden ve aidiyet duyguları zedelenen bir kesim.. Evet kaba bir stereotip ama algı bu yöndeydi. Ve ne yazık ki de büyük oranda gerçekti.
Bugün ise Türkiye'nin her yerinde Kürt iş insanları, yatırımcılar var. Doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, hukukçular var. Yani artık eğitimli ve güçlü bir Kürt orta sınıfından, sermaye sahibi kesimlerden söz etmek mümkün. Kürtler uzun yılların sonunda hem verdikleri toplumsal, siyasal mücadele hem de Ak Parti iktidarının -bu konudaki- ilerici adımları sayesinde ekonominin ve kültürel hayatın görünür aktörleri haline geldiler.
Yaşananlar hem çok büyük ekonomik çıkmazlara, krizlere, hem de ağır kayıplara ve toplumsal travmaya neden oldu. Fakat bu karanlık dönemin ardından ülkemizde 2000'li yılların başında yaşanan değişim ve dönüşümlerle birlikte ciddi kazanımlar elde edildi.
Ben Ak Parti seçmeni değilim. Oy kullanma hakkına eriştiğim günden beri hiçbir zaman tercihim olmadı. İdeolojik sebeplerden dolayı olamaz da. Bu durum hakkaniyetli olmama engel değil. Ak Parti iktidarının meselenin çözümü açısından attığı pek çok adım değerli ve önemliydi. Meselenin adlı adınca ''Kürt sorunu'' olarak tarif edilmesi dahi bu iktidarın iradesi ve politikaları sayesinde oldu.
Ak Parti iktidarı, bugün cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde zaman zaman onaylamadığım zeminlerde de olsa tarif ettiği sorunun çözümüyle doğru orantılı adımlar attı. TRT'nin Kürtçe kanal açması, Kürt siyasetçilerin meclisteki temsili, bizzat Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılan kapsayıcı dilin toplum nezdinde de karşılık bulması, doğu ve güneydoğu bölgesine yapılan yatırımlar, Kürt vatandaşların önemsediği, sembol olarak gördüğü bazı aydın ve sanatçılara iade-i itibar verilmesi... Tüm bunlar bugünkü iktidarın cesur, önemli ve takdir edilmesi gereken politikalarıydı. Yanı sıra Selahattin Demirtaş'ın da ''Türkiyelileşme'' kavramıyla önyargıları ve kalıpları aşan siyaset tarzı da hem Kürt vatandaşlar hem de ülkemiz demokrasisi açısından çok önemli kazanımlardı.
Peki öyleyse sorun ne? 2009 yılında başlayan ve çoğu kez yol kazalarıyla akamete uğramış olsa da bir şekilde 2026 yılına varan bu süreç şimdi neden bir endişe hatta korku yaratıyor? Çünkü toplumun değişimi, iktidar ve muhalefet politikalarının önüne geçti artık. Türkiye'de el değiştiren ve belirli gruplar arasında tekelleşen sermayenin hem ekonomik hem de sosyolojik sonuçlarını ağır biçimde hissettiğimiz bugün, 2026 yılında, artık kimlik eksenli bir ''Kürt Sorunu'' tanımı yapabilir miyiz? Buna evet demeyi pek olası görmüyorum.
Geçmişte Kürt vatandaşlara yönelik toplumsal algıyı hatırlayalım. Doğu ve güneydoğuda, vatandaşlık haklarından doğan hizmetleri alamayan, büyükşehirlerinse çeperlerinde geçim derdiyle mücadele eden, bir şekilde eğitim hayatına dahil olamayan veya sürdüremeyen, çok çocuklu, dar gelirli aileler.. Kimliği yüzünden öteki hisseden ve aidiyet duyguları zedelenen bir kesim.. Evet kaba bir stereotip ama algı bu yöndeydi. Ve ne yazık ki de büyük oranda gerçekti.
Bugün ise Türkiye'nin her yerinde Kürt iş insanları, yatırımcılar var. Doktorlar, akademisyenler, sanatçılar, hukukçular var. Yani artık eğitimli ve güçlü bir Kürt orta sınıfından, sermaye sahibi kesimlerden söz etmek mümkün. Kürtler uzun yılların sonunda hem verdikleri toplumsal, siyasal mücadele hem de Ak Parti iktidarının -bu konudaki- ilerici adımları sayesinde ekonominin ve kültürel hayatın görünür aktörleri haline geldiler.
Bugünse artık herhangi bir kimliğin ifade edilmesinden ziyade, ciddi bir ifade özgürlüğü, liyakat ve gelir adaletsizliği sorunları yaşıyoruz. Çeyrek asırlık iktidarın değişmesini isteyen ama pek çok manevra sonucunda alternatifsiz bırakılan, hayatın her alanında çözümsüzlük ve sıkışmışlık hissi hakim toplumda. İktidarı destekleyen vatandaşlarla ülkemizin sorunlarını neredeyse aynı biçimde tarif ediyoruz. Ortak bir zeminde buluşmak kısa vadede mümkün gözükmese de sorunların kaynağını benzer şekilde tarif ediyor olmamızı da önemsiz bulmuyorum. Hem kişisel gözlemler hem de yapılan saha çalışmaları ve hatta sosyal medya, toplumun büyük oranda yargıya güvenmediğini, ekonomik darboğazda hayat mücadelesi vermek zorunda olduğunu, düşüncesini ifade etmekten çekindiğini, mizah yapmaktan sakındığını, yerel yönetimler nezdinde dahi temsil edilmediğini düşündüğünü ortaya koyuyor.
Yani bugün Türkiye'de bambaşka bir ''çerçeve'' içindeyiz. O çerçeveyi de ''öteki'' görülen kimlik sorunları olarak değil, genel bir hukuk devleti sorunu olarak tanımlıyorum ben. Yüksek hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği, ifade özgürlüğü ve temsil hakkı sadece bir kimliğin sorunu mu? Sorunlar artık kimlik ekseninden giderek uzaklaşıyor ve ironik biçimde hepimizin ortak derdi haline geliyor.
Başta Kürt Sorunu olmak üzere, ülkedeki tüm sorunların çözümü hukuk devletini güçlendirmekten başka ne olabilir? Kürtlerin ve her bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti yurttaşının vatandaşlık haklarının ve demokratik kazanımlarının güvencesi iktidarlar ve yöneticileri mi, yoksa gerçek bir hukuk devleti mi? Bu soruyu doğru eksende sorup, olması gereken zeminde tartışmazsak hangi soruna ''siyaset üstü'' bir çözüm bulabiliriz? Bulabilir miyiz? Maalesef ki İmralı'dan bağımsız bir siyasi pozisyon belirleyemeyen Kürt siyasi hareketinin bu soruyu sorması ve özeleştiri yapıp sürecin toplumsal karşılık bulmasına katkı vermesi pek ihtimal dahilinde değil. Hatta imkansız. Egemenler neyi nasıl yapar, nasıl tanımlar, neyi çözer bilmiyorum ama ben sıradan bir vatandaş olarak ülkemizin anayasada yazdığı gibi demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti tanımını daha işlevsel hale getirmesi durumunda her türlü sorunun çözümü olabileceğine, daha doğrusu çözüm denen şeyin tam da buradan geçtiğine inanıyorum.
Bir ülkede yaşayan vatandaşların doğal haklarının güvencesi iktidarların lütufları değil, yasaların kararlılıkla ve tarafsızlıkla uygulandığı güçlü bir hukuk devletidir.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın