Kıyamet'in Mirası - Sokak Temizliği - 2

Kıyamet'in Mirası - Sokak Temizliği - 2
0 Beğen
0 Yorum

---

*Tebliğ — Bütün Neferlere: Antrepo çevresinde cin faaliyeti son iki haftada belirgin şekilde
artmıştır. İkinci kademe göreve hazır olanlar İstihbarat'a bildirilsin.*
*— Teşkilat duyuru panosundan, mühürsüz bir kâğıt*

---

Zaman, insanın dikkat etmediği yerlerde en hızlı akıyor sanırım. Bir baktım, file gömleğim artık yeni değildi, dirseğinde ince bir yama vardı — kimin diktiğini hatırlamıyorum. Aradan ne kadar geçti, tam bilmiyorum. Günler birbirine öyle benziyordu ki saymayı bıraktım.

O günlerden aklımda kalan şey ayrıntı değil, tekrardı — sabah kalk, meydanı geç, küçük bir işi bitir, akşam ol. Mısır Çarşısı'ndan her geçişimde aynı iki ilanı görürdüm bir duvarda: üstünde iki kabaca çizilmiş asker figürü olan, altında "Arzın Çocukları — Kayıt: Gazetecilik Binası" yazan biri, yanında daha sert harflerle yazılmış bir başkası. İkisine de anlam veremedim hiç, sanki iki ayrı dil konuşuyorlardı. Kolumda, sırtımda, o süre zarfında küçük çizikler birikti — hangisi hangi güne ait, artık bilmiyorum. Hepsi oldu, hepsi geçti, hiçbiri beni değiştirmedi — ya da ben öyle sanıyordum.

Bir öğleden sonra, meydanın kenarından geçerken, gözüm yine Galata Köprüsü'ne ilişti — ya da köprüden geriye kalana. Ortadan tam kopmuştu, iki yaka arasında koca bir boşluk vardı, aşağıda kim bilir ne zamandır bekleyen kirli bir su. Kimse geçmiyordu artık oradan; geçecek bir yer kalmamıştı zaten. Yalnızca birkaç kişi, İdris gibi, ayaklarını sarkıtıp otururlardı köprünün kesik ucunda, oltalarını sallayarak — sanki köprü hâlâ bir köprüymüş de sadece yarısı eksikmiş gibi davranıyorlardı. İnsanlarla fare-adamların barışması için toplandıkları, büyük bir kutlama yapıldığı bir günde patlatılmıştı — fare-adamların işi olduğu söylenirdi, herkes öyle bilirdi, ama kimin gerçekten yaptığının hiç kanıtlanmadığını da bir yerlerde duymuştum. Kaç yıl önceydi, tam bilmiyordum; hikâyeyi herkes bir şekilde biliyordu, anlatırken sesini biraz alçaltarak.

Değişen şey bir sabah geldi. Teşkilat binasının kapısına, herkesin göreceği yere iğnelenmiş bir kâğıt vardı. Kalabalık bir grup Nefer, kâğıdın önünde toplanmıştı; biri yüksek sesle okuyordu, birkaçı sessizce dinliyordu.

"İkinci kademe," dedi yanımdaki bir kız, kolundaki bandajı sıkıştırırken. "Fareyle örümcekten sonra insana asıl işi veriyorlar demek." Sesinde bir gerginlik vardı ama gülümsüyordu da.

"Ne demek asıl iş?" diye sordum.

"Cinler," dedi, başıyla Antrepo yönünü işaret ederek. "Duymadın mı? Sokaklara taşmışlar. Antrepo'nun içi kaynıyormuş."

İçeriden bir subay çıktı, adını bilmiyordum, sesi Jandarma Ali'ninkinden daha genç ama aynı sertlikteydi. "Gruplara ayrılacaksınız," dedi, listesini okurken bize bakmadan. "Sokaklardaki cinleri temizleyeceksiniz. Antrepo'nun kendisine kimse girmiyor — henüz." Son kelimeyi vurguladı, sanki bir söz veriyormuş gibi.

Beni üç kişilik bir gruba koydular. İkisini de tanımıyordum. Biri, uzun bir palayı omzunda taşıyan iri bir delikanlı, yürürken bana göz kırptı: "Kışkırtma yaparım, sen arkadan vur, tamam mı? Adım Vahit, unutma, bağırırsam adımı bağırırım, kafan karışmasın." Ne demek istediğini tam anlamadım ama başımı salladım. Bir de hanımefendi vardı, benden birkaç yaş büyük görünüyordu; parmak uçları ve tırnaklarının kenarı beyazımsı, sertleşmiş bir deriyle kaplıydı — eski buz yanıklarının izi, çok kez tekrarlanmış bir işin izi. Eteğinin kenarında ince, kahverengi-kızıl bir toz vardı, meteorit tozuna benziyordu, Genç Bilgililer'in eski atölyesinin önünde gördüğüm türden. "Sema," dedi sadece, adını, başka bir şey eklemeden — ama elleri kendi hikâyesini zaten anlatıyordu.

İlk cinle karşılaştığımızda anladım Vahit'in ne demek istediğini — bir nara attı, yumruğunu göğsüne vurarak, ve cin döndü, dosdoğru ona gitti, bana hiç bakmadı bile. Sema, ellerini havada yavaşça gezdirdi, parmakları küçük, görünmez bir şekil çiziyormuş gibi, alışkanlıktan doğan bir rahatlıkla; cinin ayaklarının altında ince bir buz tabakası belirdi, kaymasına sebep oldu, bir an dengesi bozuldu. O an ben vurdum — elimdeki kılıçla, kimsenin bana öğretmediği ama bir yerlerden bildiğim bir hareketle, sert ve aceleci. İşe yaradı. Sonraki cinde de, ondan sonrakinde de aynı şeyi tekrarladık, sanki bir dans öğreniyormuş gibi üçümüz — biri çeker, biri yavaşlatır, biri vurur. Kimse bana bunu anlatmamıştı, ama bedenim bir yerlerden biliyormuş gibi davranıyordu.

Cinler kısa boyluydu, kimi yeşil kimi kahverengi, kemik gibi sopalar taşıyorlardı; korkunç değillerdi ama hızlıydılar. Bir öğleden sonra boyunca üç sokak temizledik. Dördüncüsünde, bir kadın — sırtında file bir çanta, saçları kırlaşmış — bize seslendi pencereden: "Garr'ı arıyorsanız, batıya gidin, eski depoların oraya. O taraftakiler artık ondan söz ediyor." Kim olduğunu sormadım, o da beklemedi, pencereyi kapattı. Sonradan birinin ona "Recep Dayı'nın karısı" dediğini duydum, önemi yoktu, isim havada asılı kaldı ve düştü.

Garr'ı batıda bulduk, eski depoların gölgesinde — sıradan cinlerden daha büyük, daha yavaş ama daha ağır vuran bir şey, sopası neredeyse benim boyumda, teninde diğerlerinde görmediğim koyu, neredeyse mor lekeler vardı. Vahit ilk vuruşunu yaptı, narasını attı, ama Garr' ona dönmedi — sanki nara onu etkilemiyordu, ya da etkilemek istemiyordu. Sema buzunu denedi, ayakları kaymadı, sopası havada bir ıslık gibi ötüyordu. Bir vuruş Vahit'in omzuna indi, delikanlı yere yığıldı, kalkmaya çalışırken bacakları titriyordu.

Sonra Garr' bana döndü.

Ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Belki korkudan, belki başka bir şeyden — kılıcımı iki elimle kaldırıp indirdim, tekrar tekrar, sayamayacağım kadar, nefesim daralıp daralıp sonunda hiç kalmayana dek. Bir yerde Sema bağırdı arkamda, elleri havada bir şey fırlattı — küçük, kızıl bir kıvılcım Garr'ın yanından ıslık çalarak geçti, ince bir duman kokusu bıraktı; hedefini şaşırmış olabilirdi, ya da tam da istediği yere gitmişti, bilemedim. Garr' yere düştüğünde ben de neredeyse onunla birlikte düşecektim; kulaklarım uğulduyordu, ellerim titriyordu, ama ayaktaydım. Sopasının ucunda, ince bir iple bağlı, eski, çamurlu bir kumaş parçası vardı — bir bez bebek gibi bir şeyin kolu belki, ya da hiçbir şey, tam seçemedim. Kimse durup bakmadı ona benim kadar; ben de uzun bakmadım, cebime koymadım bile, orada bıraktım.

"Antrepo'nun kokusu bu," dedi delikanlı, nefes nefese, batıyı işaret ederek. Az ötede, alçak, uzun bir bina duruyordu, pencereleri tahtayla kapatılmış, ama aralarından ince bir duman sızıyordu, tuhaf, ekşi bir koku taşıyarak.

Dönüş yolunda, iskelenin yakınında, sandıklara yaslanmış bir adam gördüm — orta yaşlı, güneşten yanık, elinde her zaman dolu görünen bir bardak. Kimse ona dikkat etmiyordu, ben de etmeyecektim, ama beni gördü, elini kaldırdı.

"Sen de mi Antrepo işine bulaştın," dedi, soru değil, tespitmiş gibi. "Herkes bulaşıyor er ya da geç." Bardağını kaldırıp bana baktı, gözlerinde beklemediğim bir şey vardı — yorgunluk değil, daha eski bir şey. "Ben bu Eminönünün her yerini avucumun içi gibi bilirim, delikanlı. " Elini havada, dalgın bir şekilde salladı konuşurken; parmak uçlarında bir an için hiç yoktan ince bir kıvılcım belirip söndü, o fark etmemiş gibi davrandı, ben de görmemiş gibi yaptım.

"Ne iş yapardın ?" diye sordum.

Gülümsedi, cevap vermedi. "Eski iş. Unutulmuş iş." Bardağını yere bıraktı, iki eliyle dizlerini kavradı, bana daha yakından baktı — ilk kez gerçekten bakıyormuş gibi. "Sen de bir gün anlarsın bu şehirde 'eski iş' ne demekmiş. Herkesin bir eski işi var, delikanlı, hatta senin de olacak, daha bilmiyorsun." Sonra, sanki konuyu değiştiriyormuş gibi ama değiştirmiyormuş gibi: "Bir iyilik yapar mısın bana? Oraya gidince, arka depoda, kalecik karası şişeleri olur — tozlu, unutulmuş, kimsenin aramadığı bir köşede. Bir tane getir bana. Karşılığında iyi bir hikâye anlatırım, söz veriyorum."

"Neden kendin gitmiyorsun?" diye sordum, belki de sormamam gereken bir soruyu.

Bir an sessiz kaldı. "Ben oraya artık girmem," dedi sadece, bardağını tekrar eline alarak, konuyu orada kapatarak.

"Adın ne?" diye sordum.

"Şarapçı derler bana," dedi, bardağını kaldırarak, sanki bu bir isimmiş gibi, sanki gerçek adı hiç olmamış gibi. Bu bende tuhaf bir tanışıklık uyandırdı — belki de ikimiz de aynı şeydik, birer unvandık sadece, gerçek isimlerimiz bir yerlerde kaybolmuştu.

Uzaklaşırken arkama bir kez baktım. Alçak bina hâlâ oradaydı, dumanı hâlâ tuhaf kokuyordu, ve içimde, ilk kez, korkudan çok bir merak vardı. Garr' ölmüştü ama onun ardında bıraktığı şey — o kumaş parçası, o koku, Şarapçı'nın söylemediği "eski iş" — hâlâ oradaydı, bekliyordu.

Komutan'ın izni gerekiyordu şimdi. Koşmamız için izin gerekiyordu, kesmemiz için izin gerekiyordu.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın