Cam Ardından Çalan Saat: Coldplay-Clocks

Cam Ardından Çalan Saat: Coldplay-Clocks
0 Beğen
0 Yorum

Bir Şarkıya Giriş Yapmak


Bazı şarkılar dinlenmez, onun verdiği melodinin iç dünyasına girilir. Kulaklığı taktığınızda bir odanın kapısı aralanır ve siz o kendinizi o odada bulursunuz. Coldplay'in "Clocks" şarkısı  benim için böyle bir kapı. Her dinlediğimde hayatımdaki insanları bir pencerenin arkasından, bir yabancı gibi, hapsolmuş hâlde izliyormuşum hissine kapılıyorum. Onlar içeride, hayatın tam ortasında; ben dışarıda, camın soğuk tarafındayım. Gülüşlerini görüyorum ama sesleri bana ulaşmıyor. Elimi cama koyuyorum, cam elimin sıcaklığını geri vermiyor.

Bu yazı o hissin bir incelemesi. Hem şarkının nasıl kurulduğuna, hem de bu kuruluşun bende neden bu kadar derin bir yere dokunduğuna bakmak istiyorum. Çünkü bence iyi bir şarkı, iyi bir pencere gibidir: Bir yanıyla sanatçının dünyasına açılır, öbür yanıyla dinleyenin kendi yüzünü yansıtır.

 

2002 Yılından Günümüze


"Clocks", Coldplay'in 2002'de çıkan ikinci albümü A Rush of Blood to the Head'in en bilinen şarkılarından biri. Hikâyesi de şarkının ruhuna yakışır bir hikâye: Albüm neredeyse tamamlanmışken, geç saatlerde ortaya çıkan bir piyano figürü üzerine kurulduğu anlatılır. Ardından şarkı büyük bir başarı yakaladı ve yıllar içinde grubun imzası hâline geldi. Yani bir "son dakika" ilhamı, bir ömür boyu sürecek bir kimliğe dönüştü. Bunu da ilginç buluyorum: Bir şey, en az beklenmedik anda, hiç planlanmadan geliyor ve sonra bir insanın en yalın duygularının sesi oluyor.

Ama şarkının tarihçesinden çok, dinleyende bıraktığı iz önemli. Çünkü Clocks tek bir anı değil, bir ruh hâlini anlatıyor ve her dinleyen o ruh hâlini kendi hayatındaki bir yere bağlıyor. Benimki, uzaklıkla ilgili.

 

Kapana Kıstırılmış Bir Piyano


Şarkıyı tanımak için ilk birkaç saniye yeter. O açılış piyano figürü, kulağa girdiği anda çıkmayacağı belli olan bir motif. Aynı kalıp neredeyse hiç değişmeden, tekrar tekrar dönüyor. Notalar üçlü gruplar hâlinde ilerliyor, ama şarkı dörtlük ölçüde ilerlediği için bu üçlüler ölçünün çizgilerine tam oturmuyor. Kulak bir şeyin hep "kayık" olduğunu hissediyor. Bu küçük kayma, motifi sürekli kendi üzerine kıvrılan bir döngüye dönüştürüyor.

Bunu bir saatin ibresine benzetmek çok kolay, ama bence daha ilginç olan şu: Bu bir akrebin ya da yelkovanın düzgün yürüyüşü değil, içi sıkılan birinin odada bir aşağı bir yukarı yürüyüşü. Adımlar aynı, mesafe aynı, ama bir yere varılmıyor.

Burada müzikal bir paradoks var. Tempo hareketli, ritim ileri doğru itiyor. Şarkı aceleci bir yapıya sahip, adeta kaçıyor. Ama melodinin temel çekirdeği yerinden kıpırdamıyor. Koşuyorsun ama olduğun yerdesin. Bu, camın ardında kalmışlığın en doğru müzikal tarifi. Dışarıda dünya akıyor, insanlar yaşıyor, günler birbirini kovalıyor; sen ise aynı motifin içinde, aynı odada, aynı hislerle dönüp duruyorsun. Hayat bir tempo tutturmuş gidiyor, sen o tempoya dışarıdan tanıklık ediyorsun.

Zamanın Tutsağı Olmak


Şarkının adı dilimizde Saatler olarak çevirmemiz makul ve zaman, ister istemez bütün anlatının merkezinde. Sözler, kendi içinde bir sıkışmışlığı, bir şeylerin ters gittiğini hissedip ne yapacağını bilememeyi, kaybolmuşlukla çağrılmışlık arasında gidip gelmeyi anlatıyor. Anlatıcı bir yandan pişmanlık, bir yandan umut taşıyor. Bir tarafı kurtarılmayı bekliyor, diğer tarafı hâlâ bir şeylerin yoluna girebileceğine inanıyor. İkisi aynı anda var. Saatler bu anlatıda hem bir tehdit hem bir hatırlatma gibi: "Zaman geçiyor" demenin iki ayrı tonu.

Benim dinleyişimde bu zaman, ayrılığın zamanı. Sevdiklerimden uzak kaldığım her gün, duvarda sessizce işleyen bir saat gibi. Kimseye bir şey söylemiyor ama her şeyi sayıyor. Özlem dediğimiz şey de zamanın en acımasız yüzü bence: Mesafeyi ölçmüyor, yokluğu sayıyor. Kilometreler değil, görülmeyen günler birikiyor. Bir sofrada eksik kalan sandalye, bir telefon görüşmesinin ardından gelen sessizlik, bir bayram sabahı... Hepsi o saatin tik taklarına karışıyor.

Şarkının ilginç yanı, bu duyguyu ağıt gibi değil, bir telaş gibi sunması. Çünkü özlem sadece hüzünlü bir şey değil, aynı zamanda huzursuz bir şey. Yerinde duramıyorsun, bir şey yapmak istiyorsun ama yapabileceğin bir şey yok. İşte o aciz telaşı, "Clocks"un ritmi tam olarak taşıyor.

Yabancı Gibi Bakmak


Camın ardından izlemek aslında iki zıt şeyi aynı anda yaşamak: yakınlık ve uzaklık. Onları görüyorum, tanıyorum, seviyorum; ama içlerinde değilim. Oradayım ama yokum. Bu, yabancılaşmanın en incitici türü, çünkü hiçbir şey yabancı değil: Yüzler tanıdık, ev tanıdık, ses tanıdık. Yabancı olan benim, ya da öyle hissediyorum.

Aramızdaki şey bir duvar değil, şeffaf bir engel. Duvar olsaydı belki vazgeçmek kolay olurdu; görmesem özlemesem, diyebilirdim. Ama cam her şeyi gösteriyor ve hiçbirine dokunmama izin vermiyor. Cam, umudu da acıyı da canlı tutuyor. Her gün aynı manzarayı izliyorsun ve her gün aynı şekilde "belki bugün" diyorsun.

Şarkının düzenlemesi de bu duyguyu büyütüyor. Başta yalnızca o piyano var, sonra davul geliyor, bas giriyor, vokal yükseliyor, tabaka tabaka bir kalabalık oluşuyor. Ama ne kadar çok ses eklenirse eklensin, piyano bırakmıyor bizi. Hâlâ ordaki, aynı motifi çalıyor. Sanki şarkı bize şunu söylüyor: Etrafın ne kadar dolsa da, merkezindeki o yalnızlık yerinden kıpırdamıyor. Kalabalığın ortasındaki yalnızlık, bir müzik cümlesine dönüşmüş gibi.

Vokalin tonu da bu hissi pekiştiriyor. Ses ne bağırıyor ne tamamen çöküyor; bir tür kontrollü çaresizlikle, bir yalvarışla bir sakinlik arasında dengede duruyor. Camın arkasından seslenen biri gibi: Duyulacağından emin değil ama susmaya da gücü yok.

O Ev, O Işık


Şarkının bende uyandırdığı en güçlü imge ise bir ev. Gitmek istediğim, olmak istediğim bir ev. İçinde beni kucaklayacak insanlar olan, kapısından girdiğimde omuzlarımdaki yükün kendiliğinden düşeceği bir ev. Belki gerçekte hiç var olmamış, belki var olmuş ve kaybolmuş, belki de henüz var olmamış ama özlemini şimdiden çektiğim bir yer.

Burada ilginç bir çelişki var: Sarı ışığı sevmem. Gözümü yoran, odayı fazla loş ve fazla durgun gösteren bir ton gelir bana. Ama o evin ışığı sarı. Ve o ışığı seviyorum. Bunu uzun uzun düşündüm ve sanırım mesele ışığın kendisi değil, ona yüklenen anlam. Soğuk, boş, ilgisiz bir mekânda sarı ışık yalnızca sarıdır, bir renk, bir lamba. Ama sevgi dolu bir evde, insanların birbirine yakın oturduğu, çayların tazelendiği, sohbetin hiç bitmediği bir odada sarı ışık, sıcaklığın görünür hâline gelir. Lambanın verdiği ışık, odadaki insanların yaydığı sıcaklıkla birleşiyor ve başka bir şeye dönüşüyor.

Yani o ev fiziksel bir yerden çok, aidiyetin kendisi. Sarı ışık da bir renk değil, "buradasın, güvendesin, beklendin" demenin görsel dili. Aslında sevmediğim bir şeyi, sevdiğim insanların yanında sevmeye başlıyorum. Bu da bana şunu gösteriyor: Bazı şeylerin güzelliği kendi özelliklerinde değil, çevrelerinde yaşıyor. Aynı ışık, farklı bir evde farklı bir şey söylüyor.

Camın ardından izlerken de aslında tam olarak bunu görüyorum: O sarı ışığın içinde, hiç de yabancı olmayan insanlar. Işık pencerelerden dışarı sızıyor, kaldırıma düşüyor, benim durduğum yere kadar uzanıyor ama beni içine çekmiyor. Işığın sıcaklığını yüzümde hissediyorum, ama içeride değilim. Bu, belki de özlemin en saf tanımı: Sıcaklığın ışığını görmek ama içine girememek.

Şarkının döngüsel piyanosu da bu eve giden yolu arayan bir ruhun adımları gibi. Her turda biraz daha yaklaşıyorsun, ama kapıya henüz varmadın. Her tekrarda aynı sokaktan geçiyorsun, aynı pencerenin önünden. Belki bir gün adımlar yavaşlar, belki bir gün kapıya uzanan el cesaret bulur.

Dinleyenin Hikâyesi, Şarkının Hikâyesi


Bir şarkının "doğru" yorumu yoktur. "Clocks" için kimi bunu bir aşk şarkısı, kimi bir kaygı şarkısı, kimi bir umut şarkısı olarak dinleyebilir. Ben bunu bir özlem şarkısı olarak dinliyorum ve bu yorum şarkıya haksızlık etmiyor, çünkü şarkı tam da bu tür yorumlara açık kalacak kadar geniş bir duygusal alan bırakıyor. Sözlerdeki belirsizlik bir eksiklik değil, bir davet. Her dinleyen kendi hayatından bir parçayı oraya yerleştirebiliyor.

Benim yerleştirdiğim parça, uzakta kalan insanlar. Bir şehirde, bir ülkede, belki bir zaman diliminde, belki de bir hayat evresinde geride bıraktıklarım. Her dinleyişte yüzleri geliyor aklıma: bir gülüşü, bir sofrası, bir sarılışı. Şarkı bu anıları çağırıyor çünkü ritmi, bir hatırlama ritmi. Aynı kalıbın tekrar tekrar dönmesi, aynı anıların tekrar tekrar dönmesi gibi.

Neden Hâlâ İyi Geliyor?


Şarkı bir çıkış vaat etmiyor ve yine de dinlemek iyi geliyor. Bunun nedeni, acıyı adlandırmanın onu bir nebze taşınabilir kılması. Clocks yalnızlığı çözmüyor, ona eşlik ediyor. Bir yabancının odasında değil, kendi odanda, ama yalnız olmadığını bilerek oturuyorsun. Başka biri de aynı camın ardında durmuş, aynı manzaraya bakmış ve bunu müziğe dökmüş.

Dinlediğim her seferde özlediklerimi hatırlamak canımı yakıyor, ama aynı zamanda onları unutmadığımı da kanıtlıyor. Özlemin kendisi, bağın hâlâ ayakta olduğunun işareti. Hiç önemsemediğin biri için özlem duymazsın; özlem, sevginin devam eden hâli. Acıtan şey, sevginin hâlâ yaşıyor olması.

Kapanış: Piyanonun Sessizliği


Belki de şarkının asıl söylediği şey şu: Saatler dönmeye devam edecek, ve camın ardındaki izleyici olmak da bir gün sona erecek. Zaman sadece ayıran bir şey değil, aynı zamanda yaklaştıran bir şey. Her geçen gün bir uzaklığı büyütürken, bir kavuşmaya da bir adım daha yaklaştırıyor.

O evin kapısı yerinde duruyor. O sarı ışık yanıyor. O kucaklayan insanlar, ben cama yaslandığım sürece, beni beklemeye devam ediyor. Mesele, döngünün bir noktasında piyanonun susacağına, kapının açılacağına ve o ışığın içine adım atacağıma inanabilmek.

O güne kadar Clocks şarkısını  dinlemeye devam edeceğim. Çünkü bazen insana en çok iyi gelen şey, yalnız olmadığını, yalnızlığın da bir müziği olabileceğini bilmek.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın