I Believe in Belief: Ted Lasso İncelemesi ve Felsefesi

I Believe in Belief: Ted Lasso İncelemesi ve Felsefesi
0 Beğen
0 Yorum

 

Bazı hikâyeler, başladıkları yerden çok daha uzağa gider. Ted Lasso da bir futbol takımının etrafında şekillenen ama zamanla umut, aidiyet, değişim ve inanmak üzerine düşünmeye açılan böyle bir hikâye. İlk bakışta bir spor komedisi gibi görünen dizi, ilerledikçe bize yalnızca insanların neler başardığını değil, neleri mümkün gördüklerini ve bu ihtimaller uğruna nasıl çaba gösterdiklerini de anlatıyor...

SPOILER ALERT: Bu yazı, Ted Lasso dizisinin ilk üç sezonunun olay örgüsüne, karakter gelişimlerine ve önemli sahnelerine ilişkin spoiler içerir.

1. Bir Futbol Takımından Daha Fazlası

Bir futbol takımını başarıya götüren şey nedir? Doğru taktikler, yetenekli oyuncular, disiplin, kazanma arzusu… Peki ya bunların hiçbiri tek başına yeterli değilse? Birbirine güvenmeyen, aynı formayı giyse de kendisini aynı hikâyenin parçası olarak görmeyen insanlardan gerçek bir takım kurulabilir mi?

Ted Lasso bizi ilk bakışta oldukça basit görünen bir hikâyenin içine davet ediyor. Amerikan futbolu koçu Ted Lasso, İngiltere’deki AFC Richmond adlı futbol takımını çalıştırmak üzere görevlendiriliyor. Üstelik daha en başından küçük bir dil karmaşasıyla karşı karşıyayız: Amerika’da “football” denildiğinde oyuncuların topu çoğunlukla elleriyle taşıdığı Amerikan futbolu anlaşılırken, İngiltere’de aynı kelime ayakla oynanan futbolu ifade ediyor. Amerikalıların “soccer” dediği oyuna İngilizlerin yalnızca “football” demesi de Ted’in yeni görevine ne kadar hazırlıklı olduğu konusunda başlı başına bir mizah unsuru. Kısacası Ted, futbolun adının bile değiştiği bir ülkeye, üstelik bu oyunu nasıl oynayacağını tam olarak bilmeden geliyor. Kendinden beklenenlerle kendi yaklaşımı arasındaki mesafe de cabası.

Ted’in en büyük avantajı futbol bilgisi değil; insanlarla ilişki kurma biçimi. Esprileri, bitmek bilmeyen soruları, küçük jestleri ve insanlara yaklaşırken gösterdiği içtenlik, çevresindekilerin alışık olduğu teknik direktör profilinden oldukça farklı. Takımı tanımaya, oyuncularla bağ kurmaya ve insanları yalnızca sahadaki performansları üzerinden değerlendirmemeye çalışıyor. Kendine özgü dad joke’ları da bu yaklaşımın bir parçası. Kimi zaman şakanın kendisinden çok, Ted’in o şakayı yapmaktan aldığı keyif insanı gülümsetiyor.

Bu yolculukta Ted’in yanında, uzun zamandır arkadaşı ve koçluk yolculuğunun önemli bir parçası olan Coach Beard da bulunuyor. Beard, Ted’in aksine daha sessiz, gözlemci ve çoğu zaman onun enerjisinin dengeleyicisi gibi duran bir karakter. İkilinin dostluğu, Richmond’a gelişlerinin yalnızca yeni bir iş başlangıcı olmadığını; birlikte kurulmuş bir geçmişin de bu hikâyeye eşlik ettiğini gösteriyor.

Ama Ted’in hikâyesini yalnızca pozitif bir insanın çevresindekileri değiştirmesi olarak okumak, dizinin sunduğu imkânları daraltır. Çünkü Ted’in karşılaştığı insanlar onun iyimserliğini her zaman anlamıyor; kimi zaman küçümsüyor, kimi zaman ondan şüphe ediyor, kimi zamansa onun yaklaşımına direniyor. Ted de her durumda ne yapacağını bilen, herkesin ihtiyacını doğru anlayan kusursuz bir rehber değil.

Zaten diziyi ilginç kılan şeylerden biri, iyiliği kolay bir çözüm olarak sunmaması. İnsanlarla bağ kurmak, onlara güvenmek ve değişebileceklerine inanmak değerli olabilir; fakat bunların hiçbiri ilişkilerdeki sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir insanı anlamaya çalışmak, onunla her konuda anlaşmak demek değildir. Birine fırsat vermek de o kişinin bu fırsatı mutlaka değerlendireceği anlamına gelmez.

Ted’in yaklaşımı bu nedenle yalnızca bir futbol takımının nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin bir hikâye anlatmaz. Bizi daha geniş sorularla karşı karşıya bırakır: İnsanlara hangi koşullarda güveniriz? Birini geçmişte yaptıklarıyla mı değerlendiririz, yoksa değişme ihtimaline de yer açar mıyız? Başkalarına inanmakla kendimizi gerçeklerden uzaklaştırmak arasındaki sınır nerede başlar?

Dizinin komedi tarafı bu soruların ağırlığını hafifletir; karakterlerin tuhaflıkları, Ted’in kelime oyunları ve beklenmedik diyaloglar bize gülmek için bolca neden verir. Fakat mizahın arkasında insanların kabul görme, ait olma, sevilme ve anlaşılma ihtiyaçları vardır. Futbol sahasında yaşanan çatışmaların önemli bir kısmı da bu ihtiyaçlarla, insanların onları ifade etme biçimleri arasındaki mesafeden doğar.

Üstelik Ted, başkalarına sunduğu anlayışı kendisine de her zaman sunabilen biri değildir. İnsanların kendilerini rahatça ifade edebilecekleri bir ortam yaratmaya çalışırken kendi yaşadıklarını ve duygularını nasıl ele aldığı da dizinin giderek derinleşen meselelerinden biridir. Onun neşesini yalnızca bir karakter özelliği olarak görmekle, bu neşenin ardındaki insanı da merak etmek arasında önemli bir fark vardır.

Belki de Ted Lasso’yu bir futbol ya da komedi dizisinden daha fazlası yapan şey tam olarak budur. Bir noktadan sonra ekranda yalnızca bir takımın başarıya ulaşıp ulaşamayacağını değil, insanların birbirleriyle nasıl yaşadığını, birbirlerine nasıl davrandığını ve birlikte değişmenin mümkün olup olmadığını görmeye başlarız.

Çünkü bazen mesele yalnızca kazanmak değildir. Bazen asıl mesele, birlikte oynadığın insanların kim olduğunu öğrenmek ve onların yanında senin kim olduğunun da değişebileceğini fark etmektir.

 

2. Bir Takım Olmak, Birlikte Oynamaktan Fazlasıdır

Bir takımın parçası olmakla gerçekten bir takıma ait hissetmek aynı şey değildir. Aynı formayı giyebilir, aynı hedef için sahaya çıkabiliriz; ama bu, yanımızdaki insanları önemsediğimiz veya onlarla birlikte hareket etmeyi öğrendiğimiz anlamına gelmez. Ted Lasso, Richmond’ın hikâyesi boyunca bu farkı farklı karakterler üzerinden görünür kılar.

Richmond’ın dikkat çeken genç forvetlerinden Jamie Tartt, yeteneği ve özgüveniyle takımın öne çıkan oyuncularından biridir. Ancak başlangıçta bu özgüven, çoğu zaman takım arkadaşlarıyla kurduğu ilişkinin önüne geçer; Jamie kendi başarısını takımın ortak çabasından daha önemli görür.

Bunun en belirgin örneklerinden biri, ilk sezonun altıncı bölümü Two Aces içindeki antrenman sahnesidir. Jamie Tartt, sakat olduğunu söyleyerek antrenmana katılmak istemez. Ted önce bu ihtimali ciddiye alır; ancak Jamie’nin tavrı ve ardından söylediği “Relax, Ted. It’s just practice.” cümlesi, meselenin yalnızca sakatlık olmadığını ortaya koyar.

Ted’in tepkisi de sahneyi unutulmaz kılan ayrıntılardan biridir. Jamie’nin bu tavrı karşısında öfkelenir; sesini yükseltir ve antrenmanın takım arkadaşlarıyla birlikte oynayabildikleri, emek verebildikleri özel bir alan olduğunu anlatır. Ted’in bile sabrının zorlandığını görürüz. Ancak öfkesi, Jamie’yi aşağılamaya veya ona aynı şekilde karşılık vermeye dönüşmez. Ted’in tepkisi serttir; fakat konuşmasının odağında Jamie’nin kişiliği değil, takım arkadaşlarına karşı taşıdığı sorumluluk vardır. Sonunda Jamie’den sahaya çıkıp yedek oyuncular için konileri kurmasını ister. Ted’in yaklaşımını önemli kılan şey, hiç öfkelenmemesi değil; öfkelendiğinde de savunduğu değerlerden bütünüyle vazgeçmemesidir.

Ted’in vurguladığı nokta, antrenmanın maçtan daha önemli olması değildir. Bir takımın birlikte çalışmayı, birbirine yardım etmeyi ve ortak sorumluluk taşımayı öğrendiği yer tam da antrenman sahasıdır. Bireysel yetenek önemlidir; fakat bu yeteneğin takımın geri kalanıyla nasıl ilişkilendirildiği de en az onun kadar önemlidir.

Roy Kent’in takıma yaklaşımıysa Ted’inkinden farklıdır. Roy serttir, duygularını kolayca ifade etmez ve insanlarla Ted gibi şakalaşarak yakınlaşmaz. Ancak onun ilgisi çoğu zaman söylediklerinden çok yaptıklarında görünür. Roy’u yalnızca sertliği üzerinden değerlendirmek, takım içindeki ilişkilerin başka bir yönünü gözden kaçırmamıza neden olur. Bir insanın kendisini ifade etme biçimiyle başkalarına verdiği değer her zaman aynı şey değildir.

Rebecca’nın Richmond’a yaklaşımıysa takım olmanın önündeki engellerin yalnızca oyuncular arasında bulunmadığını gösterir. Rupert’tan boşanmasının ardından Richmond, boşanma anlaşmasının bir parçası olarak Rebecca’ya kalır. Rupert kulübü çok sevdiği için Rebecca da başlangıçta onu incitmenin bir yolu olarak Richmond’ı kullanmaya karar verir. Takımı başarısızlığa sürüklemek ve eski eşinden değer verdiği bir şeyi almak, intikam planının parçasıdır. Futbol deneyimi olmayan Ted’i işe alması da bu planın bir sonucudur. Rebecca, başlangıçta Richmond’ı bir topluluk olarak değil, kendi öfkesini yöneltebileceği bir araç olarak görür.

Kulübün hikâyesi yalnızca sahadaki oyunculardan ibaret değildir. Keeley Jones’u ilk başta Jamie’nin sevgilisi olarak tanırız; ancak onu yalnızca bu ilişkinin içinde tanımlamak, karakterin kendi hikâyesini gözden kaçırmamıza neden olur. Keeley’nin sosyal ilişkilerdeki gücü, gözlem yeteneği ve kendi kararlarını verebilmesi, onu Richmond’daki diğer karakterlerden ayrı bir yere taşır. Kendi kariyeri, hedefleri ve seçimleri vardır. Onu daha ilk karşılaşmamızdan itibaren başkalarının hikâyelerine eşlik eden biri değil, kendi hikâyesini de kuran bir insan olarak görmek gerekir.

Kulübün idari tarafında önemli bir yere sahip olan Leslie Higgins de bu topluluğun başka bir parçasıdır. Rebecca’nın yakın çalışma arkadaşlarından biri ve kulübün işleyişinde rol alan Higgins, futbolcuların ve teknik ekibin dışında kalan insanların da Richmond’ın hikâyesinde söz sahibi olduğunu gösterir. Onun varlığı, bir kulübü yalnızca sahaya çıkan oyuncular üzerinden düşünemeyeceğimizi hatırlatır.

Bir diğer isim ise takımın malzemecisi Nate Shelley’dir. Oyuncuların ve teknik ekibin arasında çoğu zaman fark edilmeyen, söyledikleri yeterince dikkate alınmayan Nate, Richmond içinde kendisine yer açılmasını bekleyen insanlardan biridir. Takımın hikâyesine onun bulunduğu yerden baktığımızda, aynı topluluğun içinde olmanın herkes için aynı deneyimi yaratmadığını görürüz.

Böylece Richmond’da farklı konumlarda bulunan, farklı beklentiler ve sorunlar taşıyan insanlarla karşılaşırız. Kendi yeteneğini takımın önüne koyan bir oyuncu, duygularını ifade etmekte zorlanan deneyimli bir futbolcu, kulübü kişisel intikamının parçası hâline getiren bir yönetici, kendi yolunu kurmaya çalışan bir kadın, kulübün işleyişini ayakta tutan çalışanlar ve çoğu zaman görünmez kalan bir malzemeci… Aynı yerde bulunmaları, henüz ortak bir anlayışa sahip oldukları anlamına gelmez.

Burada takım ruhu kavramının önemli bir yönü ortaya çıkar. Birliktelik, herkesin aynı düşünmesi veya farklılıkların ortadan kalkması değildir. İnsanların aynı amaç etrafında buluşabilmesi için birbirlerinin varlığını, emeğini ve ihtiyaçlarını hesaba katmaları gerekir. Bunun gerçekleşmesi de yalnızca aynı hedefin ilan edilmesiyle mümkün olmaz.

Richmond’ın başlangıcındaki sorunlara baktığımızda, eksik olan şeyin yalnızca daha iyi bir taktik ya da daha fazla yetenek olmadığını görürüz. İnsanların birbirleriyle nasıl ilişki kurdukları, ortaklığın ne kadarını gerçekten paylaştıkları ve kendi davranışlarının başkalarını nasıl etkilediği de önemlidir.

Bir takımın üyeleri aynı sahayı paylaşabilir; fakat bu, birbirlerinin yanında durmayı öğrendikleri anlamına gelmez. Birlikte olmakla birbirine karşı sorumluluk hissetmek arasındaki mesafe, Richmond’ın hikâyesinde henüz kapanmış değildir. Belki de bir takım olmanın ne anlama geldiğini anlamak için önce bu mesafeyi görmemiz gerekir.

 

3. Be Curious, Not Judgmental: Bir İnsanı Tanımadan Önce

İnsanları anlamak istediğimizi söyleriz. Fakat çoğu zaman onları anlamaya çalışmaktan önce, haklarında bir karara varırız. Birinin birkaç davranışını görür, birkaç cümlesini duyar ve zihnimizde onun kim olduğuna dair bir hikâye oluştururuz. Sonrasında karşımızdaki insanı tanımaya çalışırken bile onu bu hikâyenin içinden okumaya devam ederiz. Belki de asıl mesele, ilk izlenimlerimizin her zaman yanlış olması değil; onları değiştirmeye ne kadar açık olduğumuzdur.

Ted Lasso’nun Be curious, not judgmental yaklaşımı tam da bu noktada anlam kazanır. Ted, bu düşünceyi Rupert’la oynadığı dart oyunu sırasında dile getirir. Rupert, futbol bilgisi ve tecrübesi olmayan Amerikalı bir teknik direktörü küçümserken Ted’in dart konusunda da deneyimli olabileceğini hesaba katmaz. Ted ise insanların kendisini hayatı boyunca hafife aldığını, bunun nedenini uzun süre anlayamadığını anlatır. Ona göre bu insanların ortak noktası, kendisi hakkında yeterince merak duymadan hüküm vermeleridir.

Sahnenin gücü yalnızca Ted’in Rupert’ı yenmesinden gelmez. Ted, Rupert’ın kendisini yanlış değerlendirdiğini göstermekle kalmaz; bu değerlendirmenin nasıl ortaya çıktığını da görünür kılar. Rupert, Ted’in kim olduğunu bildiğini düşünür ama aslında onun hakkında yeterince soru sormamıştır. Bilmediği şeyleri kendi varsayımlarıyla doldurmuş, sonra da bu varsayımları gerçekmiş gibi kabul etmiştir.

Bu, günlük hayatta da sıkça karşılaştığımız bir durumdur. Sessiz birini soğuk, kendinden emin birini kibirli, hata yapan birini güvenilmez olarak değerlendirebiliriz. Bazen bu izlenimlerde haklılık payı da bulunabilir. Ancak bir davranıştan hareketle insanın tamamı hakkında kesin bir yargıya varmak, gördüğümüz şeyle görmediğimiz şey arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca o mesafeyi fark etmemizi zorlaştırır.

Merak etmekse bu mesafeyi kabul etmekle başlar. Karşımızdaki insanı hemen aklamak ya da ona mutlaka hak vermek değildir. Bildiklerimizle bilmediklerimizi birbirinden ayırabilmek, ilk yorumumuzun ötesinde başka bir açıklama bulunabileceğini kabul etmek ve gerekirse fikrimizi değiştirebilmektir.

Psikolojide entelektüel tevazu, kişinin kendi bilgisinin ve inançlarının sınırlı olabileceğini kabul etmesiyle ilişkilidir. Bu, hiçbir konuda fikrimizin olmaması ya da her düşüncemizden şüphe etmemiz anlamına gelmez. Aksine, bir konuda ne kadar emin olursak olalım, yanılıyor olabileceğimiz ihtimaline kapıyı kapatmamak demektir. Ted’in yaklaşımında da benzer bir tutum görürüz: Bir insan hakkında karar vermeden önce, henüz bilmediğimiz neler olabileceğini düşünmek.

Ted, Rupert’a dart konusunda düşündüğünden çok daha deneyimli olduğunu gösterirken, babasıyla ilgili bir anısını da paylaşır. On yaşından on altı yaşına kadar her pazar babasıyla bir spor barında dart oynadığını anlatır. Babasını on altı yaşındayken kaybetmiştir. Rupert’ın bilmediği bu geçmiş, Ted’in dart becerisinin ardındaki hikâyeyi de ortaya çıkarır. Ted’in Rupert’a verdiği cevap ise kısa ve kendine özgüdür: “Barbecue sauce.”

Bu sahnede dikkat çekici olan, Ted’in geçmişini anlatırken bunu bir üstünlük gösterisine dönüştürmemesidir. Babasıyla paylaştığı anıyı aktarır; kaybından söz eder ve dart oyununa devam eder. Bu kısa anlatı, onun hayatındaki önemli bir parçayı görmemize yeter. Bir insanın hikâyesini bütünüyle bilmeden de ona dair daha dikkatli ve açık fikirli olabileceğimizi hatırlatır.

Ancak Be curious, not judgmental ilkesini yalnızca insanlara daha nazik davranmanın bir yolu olarak düşünürsek eksik bırakmış oluruz. Çünkü merak, yalnızca karşımızdaki insanı daha iyi anlamamızı sağlamaz; kendi yargılarımızı da sorgulamamıza imkân verir. Birini neden sevmediğimizi, hangi davranışının bizi rahatsız ettiğini veya onun hakkında hangi varsayımları yaptığımızı düşündüğümüzde, yalnızca karşı tarafı değil, kendi düşünme biçimimizi de incelemeye başlarız.

Burada önemli bir ayrım var: Bir davranışın nedenini anlamak, o davranışı doğru bulmak anlamına gelmez. Bir insanın öfkesinin, güvensizliğinin veya görülme ihtiyacının nereden geldiğini merak edebiliriz. Yine de başkalarına zarar veren davranışlarını eleştirebilir, sorumluluk almasını bekleyebiliriz. Merak, yargılarımızı tamamen ortadan kaldırmak değil; onları aceleyle ve eksik bilgiyle oluşturmamayı öğrenmektir.

Belki de Ted’in bize hatırlattığı şey, insanları hiç yargılamamamız gerektiği değil; yargılarımızı son sözümüz hâline getirmememizdir. Çünkü birini tanıdığımızı düşündüğümüz an, onun hakkında öğrenebileceğimiz her şeyi öğrendiğimiz an olmayabilir. Bazen bir insanı gerçekten tanımaya başlamanın ilk adımı, onun hakkında ne kadar az şey bildiğimizi kabul etmektir.

 

4. Anlaşılmanın İyileştirici Gücü

Ted ve Rebecca arasındaki bağ, birbirini anlamanın her zaman kolay olmadığını ama bunun için gösterilen çabanın bir yakınlığı nasıl değiştirebildiğini gösterir. Rebecca, Ted’i kulübün başına getirirken onun başarısız olmasını ve böylece Rupert’tan intikam almayı amaçlamaktadır. Ted ise başlangıçta Rebecca’nın kendisine karşı mesafeli ve zaman zaman soğuk tavırlarıyla karşılaşır. Buna rağmen onunla iletişim kurmaktan vazgeçmez. Her sabah Rebecca’nın odasına getirdiği bisküvilerle başlayan Biscuits with the Boss buluşmaları, zamanla ikisinin birbirini daha yakından tanımasına imkân veren küçük bir alışkanlığa dönüşür.

Aralarındaki yakınlığın önemli dönüm noktalarından biri, Rebecca’nın Ted’e gerçeği itiraf ettiği andır. Ted, kendisini başından beri kulübü sabote etmek amacıyla işe aldığını öğrendiğinde incinmek için haklı nedenlere sahiptir. Ancak Rebecca’yı yalnızca yaptığı hatayla değerlendirmez. Onu affettiğini söylediğinde Rebecca bunun nedenini sorar. Ted’in cevabı ise oldukça yalındır: “Divorce is hard.”

Bu kısa cümle, Ted’in Rebecca’ya yaklaşımını anlamak açısından önemlidir. Çünkü Ted de Michelle’le evliliğinin sona ermesi ve boşanma süreciyle mücadele etmektedir. Kendi yaşadığı deneyim, Rebecca’nın Rupert’la ayrılığının ardından hissettiği öfkeyi ve kırgınlığı bütünüyle anlamasını sağlamaz; ancak onun yaşadıklarına yaklaşabilmesine yardımcı olur. Ted, Rebecca’nın davranışlarını yalnızca kendisine verdiği zarar üzerinden değerlendirmek yerine, bu davranışların ardındaki duygusal koşulları da hesaba katar.

Ted’in bu yaklaşımı, psikolojide perspective-taking olarak adlandırılan perspektif alma kavramıyla açıklanabilir. Perspektif alma, kişinin kendi bakış açısının dışına çıkarak başka birinin düşünce ve duygularını anlamaya çalışmasıdır. Bu, karşımızdakinin ne hissettiğini kesin olarak bildiğimizi varsaymak değil, kendi deneyimimizden hareketle onun dünyasına yaklaşmayı denemektir. Ted’in kendi boşanma deneyimini Rebecca’nın yaşadıklarını anlamak için bir kapı olarak kullanması da bunun güzel bir örneğidir. Üstelik bir davranışın ardındaki nedenleri anlamaya çalışmak, o davranışı haklı bulmakla aynı şey değildir.

Ted ve Rebecca arasında oluşan güven zamanla karşılıklı bir hâl alır. Ted, ilk sezonda Michelle’le çift terapisine gittikleri dönemde kullandıkları Oklahoma sözcüğünü Rebecca’ya anlatır. Bu sözcük, taraflardan birinin tüm dürüstlüğüyle konuşabileceği bir alan açan özel bir işarettir. Üçüncü sezonda Rebecca’nın aynı sözcüğü Ted’e yöneltmesi ise aralarındaki bağın geldiği noktayı gösterir. Ted’in iyi olmadığını fark eden Rebecca, onun her zamanki gibi sorunlarını gizleyip konuyu geçiştirmesine izin vermez. Bir zamanlar Ted’in kendisine açtığı alanı bu kez o Ted’e sunar. Böylece birbirlerini anlamaya çalışma çabası, iki tarafın da kendisini gösterebildiği bir yakınlığa dönüşür.

Rebecca’nın değişimini yalnızca Ted ile arasında oluşan bağ üzerinden okumak ise eksik kalır. Keeley ile kurduğu dostluk da onun yeniden güvenmeye, yakınlık kurmaya ve başkalarının hayatında yer edinmeye başladığını gösterir. Rupert’la yaşadığı ilişkinin ardından geliştirdiği savunmacı tutumun yerini zamanla daha samimi ve destekleyici ilişkiler alır. Keeley ile dostluğu, Rebecca’nın yalnızca destek kabul eden değil, başkalarına da destek olabilen tarafını ortaya çıkarır. Böylece geçmişte yaşadığı kırgınlıkların hayatının geri kalanını belirlemesine izin vermeden yeniden bağ kurabildiğini görürüz.

Belki de bütün bu hikâyelerin bize hatırlattığı en önemli şey, anlaşılmanın kıymetli olduğu kadar, anlaşılmak için gösterilen çabanın da değerli olduğudur. Bizi gerçekten anlamış biriyle karşılaşmak elbette güzeldir; ancak henüz tam olarak anlayamasa bile bizi tanımaya, ne hissettiğimizi ve neden böyle düşündüğümüzü keşfetmeye istekli birinin varlığı da en az bunun kadar anlamlıdır. Çünkü insanlar her zaman aynı deneyimleri paylaşmaz, her zaman aynı noktada buluşamaz. Yine de birbirimizin dünyasına yaklaşmak için gösterdiğimiz çaba, aramızdaki farklılıklara rağmen bir bağ kurabilmemizi sağlar.

 

5. Birbirimizin Değişimine Eşlik Etmek

İnsanlara, henüz bilmediğimiz bir hikâyeleri varmış gibi yaklaşmak, onların kendilerini keşfedebilecekleri bir alan açmaktır. Ancak o alanda ne yapacakları, hangi yolu seçecekleri ve nasıl birine dönüşecekleri hâlâ kendi hikâyeleridir. Bir başkasının gelişimine katkıda bulunmak, onun yerine karar vermek değil; kendi potansiyelini keşfedebilmesi için ona fırsat tanımaktır. Richmond’da bu fırsatın nasıl farklı sonuçlar doğurabildiğini, yalnızca oyuncuların sahadaki değişimlerinde değil, birbirleriyle kurdukları ilişkilerde de görürüz.

Jamie Tartt’ın hikâyesi, bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir. Richmond’a ilk geldiğinde yeteneğinin farkında olan, bireysel başarısını ön planda tutan ve takım arkadaşlarını çoğu zaman kendi hedeflerinin önünde bir engel olarak gören Jamie, Ted’in takım oyunu anlayışına uzun süre direnç gösterir. Ted’in antrenmanlarda tekrar tekrar üzerinde durduğu extra pass düşüncesi, Jamie için başlangıçta pek bir anlam ifade etmez. Çünkü onun gözünde iyi bir oyuncu, fırsat bulduğunda golü kendi atandır. Ancak sezon finalinde, Manchester City formasıyla eski takımı Richmond’a karşı oynarken verdiği pas, bu düşüncenin değişmeye başladığını gösterir. Jamie, golü kendi atmak yerine takım arkadaşına pas verir ve City bu pozisyonun ardından gol bulur. Bu gol, Richmond’un küme düşmesine giden yolu belirleyen anlardan biridir. Jamie’nin babası bu tercihi yüzünden onu azarlarken Ted, yaptığı seçimin değerini görür. Beard aracılığıyla gönderdiği oyuncak askerin yanındaki “Way to make that extra pass” notu, Jamie’nin yalnızca futboluna değil, bir takımın parçası olmayı öğrenmesine de verilen bir karşılıktır. Richmond’un küme düşmesiyle biten bu maçta Ted’in dikkatini çeken şey skor değil, Jamie’nin değişim yolunda attığı adımdır. Üstelik bu gelişimi, kendi takımının aleyhine sonuçlanan bir tercihte bile görebilmesi, Ted’in insanlara ve onların potansiyeline nasıl baktığını da gösterir.

Fakat bu pas, Jamie’nin bir anda bambaşka birine dönüştüğü anlamına gelmez. İkinci sezonda Richmond’a geri döndüğünde, geçmişte takım arkadaşlarına yaşattıklarının farkına varması ve onların güvenini yeniden kazanması gerekir. Geçmişteki davranışları için özür dilemesi, bu sürecin ilk adımlarından biridir. Bu kez yalnızca özür dilemekle kalmaz; Sam’in Dubai Air sponsorluğuna karşı başlattığı protestoya ilk katılan oyunculardan biri olur. Daha önce küçümsediği bir takım arkadaşının yanında durması, Jamie’nin bireysel çıkarlarının ötesine geçebildiğini gösteren önemli bir adımdır. Değişimi artık yalnızca kendisi için yaptığı tercihlerde değil, başkalarının yanında durmayı seçmesinde de görünür hâle gelir.

Jamie’nin değişimi Roy Kent’in hikâyesiyle de kesişir; ancak Roy’un gelişimi Jamie’yle kurduğu ilişkiden çok daha geniştir. Futbolculuk kariyerinin sona ermesi, Roy için yalnızca bir mesleği bırakmak değil, yıllardır kimliğinin önemli bir parçasını oluşturan bir dünyadan uzaklaşmaktır. Önce yeğeni Phoebe’nin futbol takımına koçluk yaparak oyunun içinde kalmaya çalışır; ardından Keeley’nin desteğiyle spor yorumculuğunu dener. Ancak zamanla sahaya ve Richmond’a duyduğu özlemin farkına varır ve yardımcı antrenör olarak takıma geri döner. Roy’un değişimi, sert ve mesafeli tavrının bir anda ortadan kalkması değildir. Duygularını ifade etmeyi, başkalarının ihtiyaçlarını dinlemeyi ve bilmediği alanlarda öğrenmeye açık olmayı yavaş yavaş keşfeder. Keeley ile ilişkisi de bu gelişimin bir parçasıdır: Onun kendi kariyerini kurma çabasına alan açmayı öğrenirken, kendisinin de hayatında ne istediğiyle yüzleşmesi gerekir. Ayrılıklarının ardından yaşadığı zorluklar da Roy’un duygularını anlamlandırma ve ifade etme konusunda hâlâ katetmesi gereken bir yol olduğunu gösterir.

Başlangıçta birbirlerine karşı oldukça sert ve mesafeli olan Roy ile Jamie’nin ilişkisi de bu değişimin güzel örneklerinden birine dönüşür. Roy, Jamie’nin gelişimine katkıda bulunurken Jamie de Roy’un hayatında beklenmedik bir öğrenme alanı açar. Üçüncü sezonda Roy’un Jamie’nin gelişimine koç olarak eşlik etmesi, aralarındaki ilişkinin geldiği noktayı gösterir. Fakat bu ilişki tek yönlü bir mentorluk olarak kalmaz. Amsterdam’da Jamie’nin Roy’a bisiklet sürmeyi öğretmesi, bir zamanlar birbirine tahammül edemeyen bu iki insanın artık birbirlerinden bir şeyler öğrenebildiğini gösterir. Roy’un Jamie’ye öğrettikleri kadar Jamie’nin Roy’a öğretebildikleri de vardır. Aralarındaki rekabetin yerini zamanla güvene ve dostluğa bırakması, değişimin yalnızca bir insanın diğerine katkısıyla değil, karşılıklı bir öğrenme süreciyle de mümkün olduğunu hatırlatır.

Birlikte değişmek, yalnızca birinin daha iyi bir oyuncuya ya da daha iyi bir antrenöre dönüşmesini izlemek değildir. Bazen insanların birbirlerinin acısına eşlik edebilmesidir. İkinci sezonun No Weddings and a Funeral bölümünde Rebecca, babasının cenazesinde konuşma yapmakta zorlanır. Babasıyla ilişkisi, onun annesine yaşattıkları ve çocukluğundan beri içinde taşıdığı kırgınlıklar, yasını karmaşık hâle getirmiştir. Söyleyecek söz bulamadığında, annesinin kendisini neşelendirmek için sık sık dinlediği Rick Astley’nin “Never Gonna Give You Up” şarkısının sözlerini söylemeye başlar. Rebecca’nın sesi kesildiğinde Ted ona eşlik eder; ardından Keeley, Sam ve kilisedeki diğer insanlar da şarkıya katılır. Böylece Rebecca’nın babasına dair çelişkili duyguları bir anda ortadan kalkmasa da artık yalnızca onun taşımak zorunda olduğu bir yük olmaktan çıkar. O sahnede kimse Rebecca’ya nasıl hissetmesi gerektiğini söylemez. Yalnızca yanında durur. Çünkü bazen birine destek olmak, acısını ortadan kaldırmak değil; o acıyla baş başa kalmaması için yanında olduğumuzu hissettirmektir.

Ted’in Goldfish yaklaşımı da bu dayanışmanın başka bir yönünü ortaya koyar. Sam’in antrenmanda yaptığı bir hatanın ardından Ted, ona bir Japon balığının kısa hafızasını hatırlatarak geçmişteki bir hatanın insanın bir sonraki adımını belirlemesine izin vermemesi gerektiğini anlatır. Buradaki mesele hataları unutmak ya da sorumluluktan kaçmak değildir; yaşananlardan öğrenirken onların insanın bütün kimliğini belirlemesine engel olmaktır. Nitekim sezon sonunda Richmond küme düştüğünde de takımın önünde benzer bir sınav vardır. Ted, oyuncularının yenilgi karşısında birbirlerinden kopmak yerine birlikte ayağa kalkabilmelerini ister. Böylece bireysel bir hatayla baş etmeyi anlatan bu yaklaşım, takımın ortak başarısızlıklar karşısında gösterdiği dayanışmaya da dönüşür.

Diamond Dogs toplantıları ise bu desteğin takımın ve futbol sahasının dışına taşan bir başka biçimini sunar. Ted’in Higgins, Beard ve Nate ile birlikte oluşturduğu bu paylaşım alanına zamanla Roy gibi isimler de katılır. İnsanlar burada kişisel meselelerini konuşabilir, birbirlerinin düşüncelerini dinleyebilir ve farklı bakış açılarıyla karşılaşabilir. Nate’in de başlangıçta bu grubun bir parçası olması özellikle anlamlıdır. Çünkü bir zamanlar düşüncelerinin dinlendiği, kendisine yer açılan ve değer gördüğü bu ortam, onun Richmond’da kurduğu bağların önemli bir parçasıdır. Daha sonra yaşanan kopuş, bu ilk aidiyet duygusunu da düşündürür. Diamond Dogs’ta amaç, her soruna hemen bir çözüm bulmak ya da kişinin yerine karar vermek değildir. Bazen yalnızca dinlemek, farklı bir bakış açısı sunmak ve insanın kendi düşüncelerini daha iyi anlamasına yardımcı olmak yeterlidir.

Nate’in hikâyesi ise birine alan açmanın, onun nasıl davranacağını garanti etmediğini göstererek bu tabloya daha zor bir soru ekler. Richmond’da başlangıçta kendisini görünmez hisseden ve Ted’in güveniyle ilk kez değer gördüğünü düşünen Nate, zamanla yardımcı antrenörlüğe yükselir. Ancak Ted’in ilgisini kaybettiğini düşündükçe bu kırgınlığıyla sağlıklı bir biçimde baş etmek yerine öfkesini ve onaylanma ihtiyacını başkalarına yöneltir. Ted’in yaşadığı panik atağı basına sızdırması, ona duyulan güveni ağır biçimde zedeler. Ardından Rupert’ın teklifini kabul ederek West Ham’in başına geçer ve bir zamanlar kendisini küçümsenmiş hissettiği konumdan bu kez başkalarını küçümseyen birine dönüşür. Özellikle takımın malzemecisi Will’e ve oyunculara davranışları, güç kazandığımızda başkaları üzerindeki etkimizin nasıl değişebileceğini düşündürür. Nate’in geçmişte incinmiş olması, başkalarını incitmesini haklı çıkarmaz; ancak kendi davranışlarının ardındaki kırgınlıklarla yüzleşmesi, değişiminin önemli bir parçasıdır.

Nate’in Richmond’a dönüşü de yalnızca eski takımına geri katılmasıyla tamamlanmaz. Babasıyla ilişkisini yeniden değerlendirmesi, Jade’in desteği ve kendi davranışları üzerine düşünmesi, Ted’e uzun bir özür mektubu yazmasına zemin hazırlar. Ted onu affetmeye hazır olsa da Beard’ın aynı noktaya gelmesi daha uzun sürer. Çünkü Beard, Nate’in yaptıklarını unutmamıştır. Sonunda kendi geçmişini hatırlar: Ted ve Beard üniversite yıllarında tanışmıştır. Beard’ın hayatı o dönemde oldukça farklı bir noktadadır; metamfetamin çaldığı için hapse girmiş, serbest kaldıktan sonra da yeniden tutunabileceği bir yere ihtiyaç duymuştur. Ted onu yanına almış, ona güvenmiş ve yeniden başlayabilmesi için bir fırsat sunmuştur. Beard bu fırsata rağmen Ted’in arabasını çalmış, Ted ise polise arabayı kendisinin ödünç verdiğini söyleyerek arkadaşının yeniden hapse girmesini önlemiştir. Beard’ın yıllar sonra Nate’i affetme kararında hatırladığı şey tam da bu geçmiş olur. Bir zamanlar Ted de onun hatalarına rağmen yanında durmuş, ona yeniden başlama fırsatı vermiştir. Beard’ın Nate’i affetmesi, geçmişte kendisine gösterilen anlayışı başka birine gösterebilmesiyle anlam kazanır. Burada affetmek, yaşananları önemsizleştirmek ya da güvenin hiç kırılmamış gibi davranmak değildir. Bir insanın hatasını kabul etmesine, sorumluluk almasına ve değişmek için çaba göstermesine yeniden alan açmaktır.

Zamanla Richmond’da değişen yalnızca oyuncuların sahadaki davranışları ya da birbirleriyle kurdukları ilişkiler değildir. Bir zamanlar aynı formayı giymelerine rağmen kendi hedeflerinin peşinden giden insanlar, giderek birbirlerinin hikâyelerinde yer edinmeye başlar. Birinin başarısı diğerinin kaybı olmak zorunda değildir; birinin gelişimi, başkasının da kendini yeniden keşfetmesine vesile olabilir. Richmond artık yalnızca aynı takımda oynayan insanların değil, birbirlerinin gelişimine tanıklık eden ve zaman zaman bu gelişime katkıda bulunan insanların oluşturduğu bir topluluktur.

Belki de bütün bu hikâyelerin ortak noktasında, Ted’in davranışlarında sık sık gördüğümüz nezaket anlayışı vardır. Nezaket, insanları hatalarından bağımsız olarak kusursuz kabul etmek ya da her davranışı görmezden gelmek değildir. Bazen birine yeniden deneme fırsatı vermek, bazen bir başkasının gelişimine eşlik etmek, bazen de yaptığı hatanın sorumluluğunu almasını beklemektir. Birlikte değişmek, herkesin aynı yönde ve aynı hızda ilerlemesi değildir. Bazen birinin değişimine tanıklık eder, bazen onun değişimine katkıda bulunur, bazen de kendi değişimimiz için başkasının bize açtığı alana ihtiyaç duyarız.

 

6. Ted’in Yolu

Başkalarını anlamaya çalışırken onlara gösterdiğimiz sabrı, tanıdığımız alanı ve inancı kendimize de gösterebiliyor muyuz? Başkalarının zorlandığı anlarda yanlarında durmayı, onları yargılamadan dinlemeyi ve yeniden denemeleri için cesaretlendirmeyi bilen Ted Lasso, söz konusu kendisi olduğunda aynı anlayışı gösterebiliyor mu?

Ted, çevresindeki insanlara umut veren, onları destekleyen ve çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını geri plana atan biri. Ancak onun sürekli neşeli görünmesi, kendi içinde zorluk yaşamadığı anlamına gelmiyor. Aksine, dizi ilerledikçe Ted’in başkalarına sunduğu desteğin ardında kendi duygularıyla baş etmekte zorlanan, bazı acılarını konuşmaktan kaçınan ve zaman zaman her şey yolundaymış gibi davranan bir insan olduğunu görüyoruz.

Michelle ile evliliğinin sona ermesi, Ted’in hayatındaki önemli kırılmalardan biri. Ayrılık sürecinde yalnızca eşinden değil, oğlu Henry’den de uzakta kalıyor. İlk sezonun beşinci bölümü Tan Lines’ta Michelle ile yaptığı konuşmada Ted, hayatı boyunca hiçbir şeyden vazgeçmemeye söz verdiğini söylüyor. Michelle’in cevabı ise bu düşünceye başka bir açıdan bakmasını sağlıyor: “Ama vazgeçmiyorsun, Ted. Sadece beni özgür bırakıyorsun.” Bu konuşma, Ted’in Richmond’dan ayrılma kararını anlamlandırırken de akla geliyor. Elbette iki durum aynı değil; ancak ikisinde de bir şeyi sürdürmek ile artık başka bir gerçeği kabul etmek arasındaki farkı düşünmeye davet ediliyoruz.

Ted’in iç dünyasındaki çatlaklar, ilk kez yedinci bölümde, Rebecca’nın karaoke gecesinde “Let It Go” şarkısını söylediği sırada yaşadığı panik atakla belirginleşiyor. Ted, yaşadığı şeyi çevresindekilerden saklamaya ve konuyu başka bir yöne çekmeye çalışıyor. Dışarıdan bakıldığında insanları güldürmeye devam eden Ted’in, kendi korkularıyla baş başa kaldığında aynı rahatlığı gösteremediğini fark ediyoruz.

İkinci sezonda Dr. Sharon’ın takıma katılmasıyla Ted’in kendi sorunlarıyla yüzleşme ihtimali daha görünür hâle geliyor. Ancak Ted, terapiye başta mesafeli yaklaşıyor. Yardım etmeyi ve başkalarına yol göstermeyi bilen biri olmasına rağmen, yardım alan kişi olma fikrine alışması kolay olmuyor. Sharon’la kurduğu ilişki de bu nedenle zaman içinde gelişiyor. Ted’in terapiye yaklaşımındaki tereddüt, onun yaşadıklarını anlamaya başlamamız açısından önemli. Çünkü bir insanın başkalarına destek olabilmesi, kendi desteğe ihtiyaç duymadığı anlamına gelmiyor.

Sharon’ın odasındaki hareketli kuş oyuncağı da bu bağlamda anlamlıdır. Ted, ilk terapi seansında sürekli başını eğip doğrultan bu oyuncağa dokunur. Kuşun durmaksızın aynı hareketi tekrarlaması, Ted’in her şeye olumlu yaklaşma ve neredeyse her koşulda “evet” deme alışkanlığını hatırlatır. Ted’in oyuncağa bakarken başını sallayarak ona karşı çıkması ve ardından seansı terk etmesi, kendi içinde taşıdığı çelişkiyi görünür kılar. Her zaman olumlu olmak zorunda hisseden Ted için olumsuz duygularıyla karşılaşmak ve onları kabul etmek kolay değildir.

Ted’in panik atakları da ilk sezondaki olayla sınırlı kalmıyor. İkinci sezonun altıncı bölümünde Tottenham Hotspur maçında yeniden panik atak geçiriyor ve sahayı terk ediyor. Daha sonra takım arkadaşlarına yaşadıklarını anlatması, ilk sezondaki saklama ve geçiştirme davranışından farklı bir noktaya geldiğini gösteriyor.

Ted’in geçmişiyle ilgili en önemli açıklamalardan biri, ikinci sezonun sekizinci bölümündeki Manchester City maçından sonra yaşanıyor. Jamie’nin babası soyunma odasına gelerek oğluna hakaret ediyor. Jamie’nin babasına yumruk atmasının ardından Roy’un ona sarılması, Jamie’nin o an ihtiyaç duyduğu desteği bulduğu bir sahneye dönüşüyor. Bu olayın ardından Ted, Sharon’ı arıyor ve babasının kendisi on altı yaşındayken intihar ettiğini ilk kez açıkça dile getiriyor. Ted’in başkalarına anlattığı hikâyelerin arkasında, uzun zamandır kendi içinde taşıdığı bir acı olduğunu böylece daha iyi anlıyoruz.

İkinci sezonun onuncu bölümünde, Rebecca’nın babasının cenazesine hazırlanırken Ted evinde bir panik atak geçiriyor. Sharon’ı araması üzerine Sharon yanına geliyor ve birlikte konuşmaya başlıyorlar. Ted, babasının ölümüne ilişkin daha fazla ayrıntı paylaşıyor. Babasına duyduğu öfkeyi ve cenazesine katılmamış olmasını anlatıyor. Babasıyla ilgili anılarında yalnızca öfke yok; sevgi, özlem ve yarım kalmışlık da var. Birlikte dart oynadıkları zamanları hatırlıyor. Babasının, okulda okuduğu kitabı bitirebilmesi için kendisi uyuduktan sonra bile uyanık kaldığını anlatıyor. Bugün geriye dönüp baktığında, ona iyi bir baba olduğunu söylememiş olmaktan duyduğu pişmanlık da bu hikâyenin bir parçası.

Üçüncü sezonun üçüncü bölümünde Michelle’in, daha önce çift terapistleri olan Dr. Jacob ile bir ilişki yaşamaya başladığını öğrenmesi Ted’i yeniden sarsıyor. Bu durum, yalnızca eski evliliğinin bitişini değil, güven duygusunu ve geçmişte yaşananların Ted üzerindeki etkisini de gündeme getiriyor. Ted’in yaşadığı panik, onun geçmişi geride bırakmış olmasının o geçmişin artık kendisini etkilemediği anlamına gelmediğini gösteriyor.

Üçüncü sezonun altıncı bölümü Sunflowers’ta Amsterdam yolculuğu, Ted’in kendisiyle kurduğu ilişki açısından farklı bir kapı aralıyor. Ted, Van Gogh Müzesi’nde Ayçiçekleri tablosuna bakarken bir müze görevlisi yanına geliyor. Görevli, Van Gogh’un yaşadığı zorluklardan ve kendi içindeki şeytanlara rağmen güzelliği aramayı sürdürmesinden söz ediyor. Hayatın henüz hasadın yapılmadığı bir ekim zamanı olabileceğini, insanın başarısızlıklara rağmen yapması gerektiğine inandığı şeyi denemeyi sürdürmesinin önemini anlatıyor. Ted, Kansas’ın eyalet çiçeğinin de ayçiçeği olduğunu söylüyor. Görevlinin ona bir defter hediye etmesiyle bu karşılaşma daha da anlam kazanıyor. Belki de Ted’in ihtiyacı olan şey, bütün zorlukların ortadan kalkmasını beklemek değil; onlara rağmen yeniden bir şeyler yapabilmenin mümkün olduğunu hatırlamak.

Amsterdam’da yaşananlar bununla da sınırlı kalmıyor. Ted, Beard’ın hazırladığı mantar çayını içtikten sonra zihninde basketboldaki üçgen hücum düzeniyle futboldaki oyun anlayışı arasında bağlantılar kuruyor ve yeni bir taktik bulduğuna inanıyor. Ancak Beard ertesi gün çayın aslında etkisiz olduğunu, yani Ted’in fikrinin çayın etkisinden değil kendi zihninden çıktığını söylüyor. Ted fikrini Beard’la paylaştığında, Beard bunun zaten 1970’lerde Hollanda’da ortaya çıkan Total Football olduğunu hatırlatıyor. Ted’in şaşkınlığı, bölümün mizahi anlarından birini oluşturuyor. Üstelik Beard, bu fikri Richmond için denemeye değer buluyor.

Üçüncü sezonun on birinci bölümü Mom City’de Jamie, tribünlerde babasını arıyor. Ted, ona babasına ne söylemek isteyeceğini soruyor. Jamie önce babasına duyduğu öfkeyi dile getiriyor, ardından ona teşekkür ediyor. Ted ise Jamie’ye babasını affetmesini söylüyor. Buradaki affetme düşüncesi, yaşananları önemsizleştirmek, yapılanları haklı çıkarmak ya da yeniden bir ilişki kurmak anlamına gelmiyor. Daha çok, insanın kendisini geçmişte yaşananların ağırlığından özgürleştirebilmesiyle ilgili. Başkasını affetmek kadar, bazen kendimiz için de bu alanı açmak gerekiyor.

Aynı bölümde Ted’in annesi Dottie ile yaptığı konuşma da kendi geçmişiyle yüzleşmesinin önemli bir parçası. Ted, annesinin babasının ölümünden sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmasına uzun zamandır öfkeli. Dottie ise kendi acısıyla baş edebilmek için böyle davrandığını anlatıyor. Ted, annesinin bu tutumunun kendisine de her şey yolundaymış gibi davranmayı öğrettiğini söylüyor. İkisi de aynı kaybı yaşamış, ancak yaslarını farklı biçimlerde taşımışlar. Bu konuşma, yıllardır aralarında duran sessizliğin yerini birbirlerini anlamaya yönelik bir çabaya bırakmasını sağlıyor.

Ted’in Henry’den uzakta kalmanın yarattığı özlemi ve oğlunun büyüyüp kendi hayatını kuracağı düşüncesiyle yaşadığı kaygıyı da bu noktada değerlendirmek gerekiyor. Dottie, Henry’nin de babasını özlediğini Ted’e hatırlatıyor. Bu söz, Ted’in Richmond’daki hayatı ile oğlu arasında yaşadığı ikilemi daha da görünür kılıyor. Ted’in Richmond’dan ayrılıp Kansas’a dönme kararı da bu nedenle bir başarısızlık ya da vazgeçiş olarak okunmamalı. Bu karar, hayatında neye öncelik vermesi gerektiğini yeniden değerlendirmesinin ve oğlu Henry ile ilişkisine alan açmasının bir sonucu.

Ted’in hikâyesi, kendisiyle yüzleşmenin bir anda gerçekleşen, bütün sorunları çözen bir süreç olmadığını gösteriyor. Bazen geçmişte yaşadıklarımızı anlamak, bazen yardım almayı kabul etmek, bazen de artık taşıyamadığımız şeyleri bırakmak gerekiyor. Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı kendimize de göstermek, yaşadıklarımızı inkâr etmeden ve kendimizi suçlamadan sorumluluk alabilmekle mümkün.

Belki de Ted’in yolu, her zaman güçlü görünmek zorunda olmadığımızı kabul etmekle başlıyor. Çünkü başkalarına inanabilmek kadar, kendi ihtiyaçlarımızı görebilmek ve kendimize de aynı inancı gösterebilmek önemli. Ted’in yolculuğu bize, insanın başkalarına umut verirken kendi içinde de o umuda ihtiyaç duyabileceğini hatırlatıyor.

 

7. BELIEVE

Bir şeye inanmak ne demektir? Bir insanın değişebileceğine, verdiğimiz emeğin bir karşılığı olabileceğine, yarının bugünden daha iyi olabileceğine inanmak mı? Yoksa henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali, gerçekleşeceğine dair hiçbir garantimiz olmadığı hâlde mümkün görmeye devam etmek mi? Belki de inanmak, her şeyin istediğimiz gibi sonuçlanacağından emin olmak değil; ne olacağını bilmeden de bir ihtimale yer açmak, belirsizliğe rağmen çaba göstermeyi ve güzel şeylerin hâlâ mümkün olduğunu düşünmeyi seçmektir.

Ted Lasso’nun Richmond soyunma odasına astığı küçük kâğıtta tek bir kelime yazıyordu: BELIEVE. İlk bakışta oldukça basit görünen bu kelime, zamanla takımın hikâyesinin merkezine yerleşti. Ancak onu yalnızca oyuncuların kendilerine veya birbirlerine inanması şeklinde yorumlamak, taşıdığı anlamı sınırlandırır. Çünkü Richmond’ın hikâyesinde inanmak; birlikte başarabilmeye güvenmekten insanların değişme ihtimaline alan açmaya, başarısızlıkların ardından yeniden denemekten insanın kendi hayatında neyin önemli olduğunu keşfetmesine kadar uzanır. BELIEVE, böylece tek bir hedefe ulaşmak için söylenmiş bir motivasyon cümlesinden çok daha fazlasına dönüşür.

BELIEVE kelimesinin belki de en güzel tarafı, herkes için aynı şeyi ifade etmek zorunda olmamasıdır. Bir oyuncu için takım arkadaşlarına güvenmek, bir başkası için yeniden denemek, bir diğeri için kendini olduğu hâliyle kabul edebilmek anlamına gelebilir. Kimi zaman bir insana, kimi zaman bir fikre, kimi zaman da henüz gerçekleşmemiş bir ihtimale inanırız. Kelimenin anlamı, onu hayatımızın neresine koyduğumuzla birlikte değişir. Belki de bu yüzden BELIEVE, yalnızca Ted’in Richmond’a bıraktığı bir mesaj değil; herkesin kendi hikâyesinde yeniden anlamlandırabileceği bir davettir.

Dizinin ilk sezonunda, Richmond’ın küme düşme ihtimalinin giderek güçlendiği bir dönemde, takımın içinde bulunduğu durumu kabullenmek isteyenlerin dilinde aynı cümle dolaşır: “It’s the hope that kills you.” Ted ise buna başka bir yerden yaklaşır: “I think it’s the lack of hope that comes and gets you.” Ardından kendi düşüncesini açıkça ortaya koyar: “I believe in hope. I believe in belief.”

Bu konuşma, Ted’in umut anlayışını da ortaya koyar. Umut etmek, hayal kırıklığı ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bir şeyin değişmesini istediğimizde, değişmediği takdirde üzülebileceğimizi de kabul etmiş oluruz. Ancak hiç umut etmemek de bizi hayal kırıklığından bütünüyle korumaz; yalnızca ihtimallere kapımızı daha en başından kapatmamıza neden olabilir. Ted’in inancı, her şeyin iyi sonuçlanacağından emin olmak değil, iyi bir sonucun hâlâ mümkün olduğunu düşünmektir.

Bununla birlikte, bir şeyin mümkün olduğuna inanmak onun kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez. Bir hedefe ulaşmak, bir ilişkiyi onarmak veya kendimizi geliştirmek için yalnızca istemek yetmez; çaba göstermemiz, öğrenmemiz ve gerektiğinde yeniden başlamamız gerekir. Üstelik her deneme bizi istediğimiz sonuca ulaştırmayabilir. Bazen başarısız olur, bazen yanılır, bazen de başlangıçta doğru olduğunu düşündüğümüz yolun bize uygun olmadığını fark ederiz. Böyle zamanlarda çabalamak, aynı yolda ne olursa olsun ısrar etmek değil; durup nerede olduğumuzu değerlendirmek, farklı bir yol denemek veya gerektiğinde artık bize iyi gelmeyen bir şeyden ayrılabilmektir. Çünkü inanmak, gerçekleri görmezden gelmek ya da her şeyi yalnızca olumlu düşünerek değiştirebileceğimizi sanmak değildir. Bazen vazgeçmememiz gereken şey, bir hedefe ulaşmak için seçtiğimiz yol değil, o hedefin ardındaki değerlerdir.

Ted’in bu düşünceyi en açık biçimde dile getirdiği anlardan biri, üçüncü sezonun beşinci bölümü olan Signs’ta karşımıza çıkar. Zava’nın takımdan ayrılmasının ardından oyuncular, onun yokluğunda başarılı olamayacaklarını düşünmeye başlar. Ted ise takımı yeniden bir araya getirmeye çalışırken kendi inanç anlayışını onlarla paylaşır. Bu konuşmanın ardından bir zamanlar soyunma odasına astığı BELIEVE tabelası parçalanır. Oyuncular bu durumu kötü bir işaret olarak yorumlarken Ted, tabelayı duvardan indirip kalan parçalarını da kendi elleriyle yırtar. Çünkü inanmanın duvara asılmış bir kâğıda bağlı olmadığını hatırlatır.

Ted’in konuşmasında BELIEVE kelimesinin anlamı yalnızca başarıya ulaşmakla sınırlı değildir. Kendisinin neyi başarıp başaramadığından bağımsız olarak değerli olduğuna inanır. İnsanların geçmişte incinmiş veya başkalarını incitmiş olsalar bile sevilmeyi hak ettiklerini söyler. İşlerin daha iyi olabileceğine, kendisinin ve takımın daha iyiye gidebileceğine inanır. Böylece konuşma, başarı arzusunun ötesine geçerek insanın kendi değerini nasıl gördüğü ve başkalarına nasıl yaklaştığı üzerine düşünmeye alan açar.

Üçüncü sezon finalinde BELIEVE tabelasının parçalarının yeniden bir araya gelmesi, bu düşüncenin takımın hayatındaki yerini gösterir. Ted tabelayı yırttığında oyuncuların her biri bir parçayı saklamıştır. Jamie de kendi parçasını, en sevdiği kitaplardan biri olan The Beautiful and Damned’ın içinde muhafaza eder. Nate ise tabelayı onarmak için parçaları bir araya getirir ve onları altın rengiyle belirginleştirilen bir onarımla birleştirir. Bu tercih, Japon sanatındaki kintsugi geleneğini hatırlatır: Kırılan bir nesnenin çatlaklarını gizlemek yerine onları görünür kılarak onarmak. Böylece kırılma, nesnenin hikâyesinin silinmesi gereken bir parçası olmaktan çıkar; onun geçmişine eklenen yeni bir iz hâline gelir. Nate’in onardığı tabelanın Roy ve Beard’ın yardımıyla yeniden duvara asılması da bu anlamı güçlendirir. Ted’in bir zamanlar ortaya koyduğu düşünce artık yalnızca onun anlattığı bir şey değildir; oyuncuların yaşadıkları, öğrendikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler içinde kendi anlamını kazanmıştır.

Bu dönüşümü, Trent Crimm’in kitabının adındaki değişiklikte de görürüz. Başlangıçta Ted’in yaklaşımını anlatan The Lasso Way olarak düşünülen kitap, The Richmond Way adını alır. Ted’in kitabın kendisiyle ilgili bir hikâyeye dönüşmesine itiraz ederken yazdığı “It’s not about me. It never was.” cümlesi, bu değişimin anlamını özetler. Ted, Richmond’da yaşananların tek bir insanın başarısından ibaret olmadığını bilir. Onun yaklaşımı hikâyenin başlangıcında önemli bir yere sahiptir; ancak zamanla oyuncular, teknik ekip ve kulüple bağı olan herkes bu hikâyeyi kendi katkılarıyla şekillendirmiştir. Bir düşüncenin başkalarının hayatında karşılık bulması ve ilk sahibinin ötesinde bir anlam kazanması, ortak bir hikâye oluşturmanın en güzel taraflarından biridir.

Rebecca’nın kulübün yüzde 49’luk hissesini taraftarlara açma fikri de bu ortak aidiyet duygusunun başka bir boyutunu gösterir. Richmond artık yalnızca bir kişinin sahip olduğu veya yönettiği bir kulüp olarak düşünülmez; ona gönülden bağlı insanların da söz sahibi olabileceği bir yapıya dönüşür. Kulübün geleceğinde taraftarlara da yer açılması, aidiyeti yalnızca duygusal bir bağlılık olmaktan çıkarıp ortak bir sorumluluk fikrine yaklaştırır.

Belki de Richmond’ın hikâyesini yalnızca şampiyonlukla değerlendiremeyiz. Üçüncü sezonun sonunda takım, West Ham karşısında aldığı galibiyete rağmen Manchester City’nin de kazanmasıyla ligi ikinci sırada bitirir. Yani bütün bu yolculuğun sonunda beklenen şampiyonluk gelmez. Buna rağmen Richmond’ın hikâyesi bir başarısızlık öyküsüne dönüşmez. Çünkü takımın kazandıkları yalnızca puanlarla veya kupalarla ölçülemez. Birbirlerine güvenmeyi, farklılıklarıyla birlikte hareket etmeyi, hata yaptıklarında sorumluluk almayı ve gerektiğinde yeniden başlamayı öğrenmişlerdir. Ulaşmak istediğimiz sonuç elbette önemlidir; ancak bazen yalnızca sonuca odaklandığımızda o yolda yaşananları ve kim olduğumuza dair öğrendiklerimizi gözden kaçırırız.

Ted’in ayrılmasının ardından Roy’un Richmond’ın teknik direktörlüğünü üstlenmesi de bu yolculuğun devam ettiğini gösterir. Ted’in takıma kazandırmaya çalıştığı değerler, onunla birlikte Richmond’dan ayrılmaz. Roy’un bu görevi devralması, değişimin artık tek bir kişinin varlığına bağlı olmadığının bir başka işaretidir. Bir zamanlar yalnızca kendi sertliğiyle tanıdığımız Roy, artık başkalarının gelişimine eşlik eden, sorumluluk üstlenen ve öğrendiklerini bir sonraki kuşağa aktarabilecek bir konumdadır. Richmond’ın hikâyesi Ted’le başlamış olabilir; ancak Ted’in ayrılmasıyla sona ermez. Çünkü bir topluluğun kazandığı değerler, onları paylaşan insanlar tarafından yaşatılmaya devam edebilir.

Richmond’ın hikâyesinde gördüğümüz bu değişim, önceki bölümlerde karşılaştığımız karakterlerin yolculuklarıyla da anlam kazanır. Bir insanı tanımadan önce merak etmek, onu anlamaya çalışmak, gelişebilmesi için alan açmak ve gerektiğinde kendi davranışlarımızla yüzleşmek… Bunların her biri, bir başkasının veya kendimizin değişme ihtimaline yer açmanın farklı biçimleridir. Ancak inanmak, başkasının nasıl biri olacağına önceden karar vermek değildir. Onun yerine seçim yapmak ya da değişeceğinden emin olmak da değildir. Bazen yalnızca kendi yolunu bulabilmesi için bir fırsat tanımak, bazen de verdiği kararların sorumluluğunu üstlenmesini beklemektir. İnanç, sorumluluğun yerine geçmez; aksine, değişimin mümkün olabilmesi için çabanın ve sorumluluğun da gerekli olduğunu kabul eder.

Bu düşünce, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye de uzanır. Başkalarının hata yapabileceğini ve değişebileceğini kabul ederken kendimize aynı alanı tanımamak bir çelişki olurdu. Öz şefkat, hata yaptığımızda kendimizi haklı çıkarmak veya sorumluluğumuzdan kaçmak değildir. Kendimize, zor zamanlardan geçen ve bazen yanılan bir insana yaklaşır gibi yaklaşabilmek; eksiklerimizi görürken bunların bizi bütünüyle tanımlamasına izin vermemektir. İyi olmak belki de hiç yanılmamak değil, yanıldığımızda yeniden iyiye yönelmeyi seçebilmektir. Kendimize inanmak da kusursuz olduğumuzu düşünmek değil, hatalarımızla yüzleşirken gelişme ihtimalimizi kaybetmemektir.

İnanmak, hayatın her zaman iyi bir yöne ilerleyeceğini düşünmek değildir. Bazı sorunlar çözülmez, bazı insanlar değişmez, bazı emekler karşılığını bulmaz. Bazen de umut ettiğimiz şeyin gerçekleşmeyeceğini kabul etmemiz gerekir. Bunları bilmek, umudu anlamsız kılmaz. Aksine, her şeyin bizim kontrolümüzde olmadığını kabul ederken kendi seçimlerimizin ve davranışlarımızın sorumluluğunu üstlenebilmek, inancın belki de en gerçekçi karşılıklarından biridir. Her koşulda aynı yolda yürümek değil; gerektiğinde yön değiştirebilecek kadar gerçekçi, yeni bir ihtimale yer açabilecek kadar açık kalabilmek…

Belki de Ted’in Richmond’da bıraktığı en önemli şey bir futbol taktiği, bir kupa veya duvara asılmış bir kâğıt parçası değildi. İnsanların kendilerine, birbirlerine ve birlikte kurabilecekleri geleceğe başka bir gözle bakabilecekleri bir alan açmasıydı. Bu alan, Ted’in ayrılmasıyla ortadan kalkmadı; çünkü artık onu paylaşan, geliştiren ve kendi hayatlarında sürdüren insanlar vardı. Richmond’ın hikâyesi, bir insanın başlattığı değişimin başkalarının katkısıyla nasıl ortak bir hikâyeye dönüşebileceğini gösterdi.

Belki de inanmak, henüz gerçekleşmemiş bir ihtimale yalnızca güzel olduğu için değil, onun için emek vermeye değer bulduğumuz için yer açmaktır. Bazen bir insana, bazen bir fikre, bazen birlikte kurulabilecek bir geleceğe, bazen de henüz adını koyamadığımız bir olasılığa inanırız. Ne olacağını önceden bilemeyiz; inanç bize bir sonuç garantisi vermez. Ama belirsizliğin içinde bile güzel şeylerin mümkün olabileceğini hatırlatır.

 

I Believe in Belief.

We’re Richmond till we die!

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın