Kalp Kırıklığının Ardındaki Serzenişler; Chungking Express

Kalp Kırıklığının Ardındaki Serzenişler; Chungking Express
  • 4
    0
    1
    1
  • İnsan hayatında sadece bir kere mi aşık olabilir? Kalbinin derinliklerinde kalan cam kırıklıklarını, başka bir aşkla birlikte parıl parıl parlayan bir elmasa dönüştürme şansı hiç mi yoktur? Bazı öyle anlar vardır ki, kalbimizde hissettiğimiz o karmaşık duygular; bazen acı verir, bazen de dünyada cenneti yaşatır. Bu duyguları hissederken bir anlam veremeyiz ama belli bir zaman geçtiğinde "aşk" olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Başlarda elbette güzel gelir, çünkü hissedebilmeyi hatırlatır insana. Ayrıntılar bir anda uçar gider aklından. Akıl dedim ama mantıkta uçup gider elbette. Birinin varlığıyla ile mutlu olmaya odaklanır sadece insan. Onun nefes aldığını bilmek bile mutlu olmaya yeterli gelir bazen. Seni umursamasa, adını hatırlamasa bile bu duyguları hissetmekten asla vazgeçmezsin. Aşk dediğimiz şey; ister karşılıklı olsun, isterse karşılıksız; iki durumda da benzer duyguları yaşatır. Bazı şanslı aşklar vardır elbet ama çoğunluk olarak umutsuz bir yıkılışa sürüklenir sonunda. Kalbin bu yokuşundan sürüklenen aşklara saygı duruşu niteliğinde olan, izlerken bizleri duygudan duyguya sürükleyen, kalbimin biriciği olan film; Chungking Express üzerinden konuşmak istiyorum bugün biraz.

    İzlemekten, hakkında konuşmaktan, sahnelerine ve repliklerine tekrar tekrar bakıp da paylaşmaktan asla bıkmadığım bir filmdir kendisi. Elbette böyle derin bir bağ kurduğum filmin yönetmen koltuğunda Wong Kar-Wai oturmakta. 1994, Hong Kong yapımı olan Chungking Express; Kar-Wai'nin diğer filmlerinde olduğu gibi; duyguları, aşkın ızdırabını ve aynı zamanda güzelliğini en samimi şekilde izleyiciye sunuyor. Asya sinemasının; ne kadar eşsiz olduğunu bir kez daha bu filmi izlerken iliklerimize kadar hissediyoruz. Film genel olarak duyguların ve aşkın filmi olarak tanımlanabilir. Filmin içinde bizleri iki tane aşk hikayesi bekliyor. Bu iki hikayede bulunan karakterlerin birbirleri ile bir bağlantısı olmasa da; aslında hisleriyle birlikte ortak bir paydada buluşuyor diyebiliriz. İki hikaye için de; kalp kırıklığının ardındaki serzenişler de diyebiliriz aslında. Kısa ve öz bir tanım olur. Çünkü Chungking Express de bizlere hikayesini fazla uzatmadan, açık ve net bir şekilde önümüze sunuyor. Karakterlerimizin yaşadıkları aşkları ve terkedilişlerinin ardından gelen yıkılışlarını en iyi şekilde yansıtıyor bizlere Kar-Wai. 

    Filmde yer alan erkek karakterlerin ikisi de birer polis. Polis olmalarının verdiği o sert imajın ardından ikisinde de çok duygusal iki kalbe şahit oluyoruz. Hatta her ikisi de çocuk ruhlu bir karaktere ve psikolojiye sahip. Duygularını saklamak için, mesleklerinin verdiği güce ve yenilmez imajının ardına sığınıyorlar. Yapılmak istenilen bu tezatlığı çok sevdiğimi söylemeliyim. Kadın karakterlere gelindiğinde; onların hayatlarına çok fazla dahil olmuyoruz. Erkek karakterlerin yaşadıkları aşklar ve hayal kırıklığı üzerine ilerliyor konu. Ama onlar hakkında elbette filmde vurgulanan birçok ayrıntı bulunuyor. En dikkat çeken ayrıntı ise her ikisinin de kullandığı güneş gözlükleri. Duygularını ve zayıf noktalarını, bu güneş gözlüğünün ardına saklayarak karşımıza oldukça güçlü çıkan iki karakter. Geçmişlerine her ne kadar tanık olmasak da; kullanılan bu metafor sayesinde hayata karşı dimdik duruşlarını anlıyoruz bu şekilde.

    İlk hikayemizde terkedilişin acısından kurtulamayan bir kırık kalbe odaklanıyoruz. Sevgilisinin çok sevdiği ananas konserveleri ile kurduğu bağı, telefon başında asla bitmek tükenmek bilmeyen umutları ve koşuşunun ardına sakladığı gözyaşlarıyla bu aşka tanıklık ediyoruz. Kısacası oldukça melankoli bir hikaye bekliyor bizleri. Güneş gözlüğünün ve sarı peruğunun verdiği karizmasıyla, karakterimizin hayatına birden dahil olan esrarengiz kadınla birlikte farklı bir yol alıyor hikaye. İkisi birlikte çok fazla vakit geçirmeseler bile, birbirlerine bakarak yaşadıkları "susuşlarından" bile hayat yorgunlukları ve hayal kırıklıklarını hissedebiliyoruz. O küçücük zaman diliminde bile, birbirlerine susarak o kadar çok şey anlatabiliyorlar ki; aslında filmin asıl büyüsünü bu şekilde hissetmeye başlıyoruz.

    Beni kalbimin tam ortasından vuran, filmin ikinci hikayesine geçelim o zaman. Yine kırık bir kalp karşılıyor bizleri. Bu kalp kırıklığının altında ezilirken, bir de üstüne yalnızlığın verdiği ağırlığın altında sürünüyor da diyebiliriz karakterimiz için. Öyle yalnız ki; evindeki eşyalarla dertleşerek, derdine çare bulmaya çalışıyor umutsuzca. Yalnızlığına dem vuruyor yaşamının her bir saniyesinde. Sonra hiçbir şey olmamış gibi üniformasını giyiyor ve devriyesine çıkıyor. İşte tam bu anda, devriyeye çıktığı yerde bulunan küçük bir yemek dükkanında çalışan, oldukça melankoli olmasına rağmen bir o kadar da renkli olan Faye çıkıyor karşısına. Faye oldukça hayalperest ve güçlü bir karakter. Filmin her bir saniyesinde bıkmadan dinlediği "California Dreamin" şarkısıyla Kaliforniya hayalleri kuruyor, mutluluğun orda olacağını düşlüyor. Filmin ilerleyen kısımlarında bu hayalini gerçekleştirmesine rağmen asıl mutluluğu hissedemediğini farkediyor; çünkü kalbini bu devriyeye çıkan polise bırakıyor. Aşık olmaya başladığı ilk andan itibaren kendisini daha çok tanıyoruz, renkli ruh haline bir keşfe çıkıyoruz. Birbirlerinin hayatlarına yavaş yavaş ve ilginç bir şekilde dahil olmaya başlıyorlar. Sonra da hikaye zaten sizi uçsuz bucaksız cennetine sürükleyip götürmeye başlıyor..

    Faye, California Dreamin şarkısını durmadan, son ses bir şekilde dinliyor film boyunca. Hayatının bir akışı haline gelen bu şarkının sesini sadece sevdiği adamla konuşurken kısıyor. Aslında burada yıllardır mutluluğu ve hayali olan Kaliforna'nın sesini kısıyor, gerçek mutluluğu olan sesi açıyor; yani sevdiği adamın sesini. Burada Wong Kar-Wai bizlere şunu açıkça gösteriyor; aşkı anlatabilmek ve onu hissedebilmenin sadece süslü sahnelerle, sihirli bir dünyayla ya da delinen dağlarla olamayacağını. Hatta sevgilisi tarafından terkedilen polisin, aşk acısını "kalbinin ortasına bir toplu iğne batırılmasına" benzetmesiyle de, aşkın naifliğini ve sadeliğini göstermeye çalışıyor bize Kar-Wai. Küçücük ayrıntılarla bile aşkı, sevgiyi ve acıyı hissedebilmemizi sağlıyor. İşte bu yüzden çok seviyorum Wong Kar-Wai'yi. Onun filmlerinde hissettiğim hisleri, diğer abartılı aşk filmlerinde çeyreğini bile hissedemiyorum. Çünkü kendisi, gerçekçiliğinin ardından yarattığı mucizeleri yaşatıyor izleyiciye. Onun anlattığı her hikaye, her insanın yaşadığı hayattan bir kesit niteliğinde adeta. Ama o sıradışı anlatımıyla, olayların büyüsünü biraz daha arttırıyor. Her karakterine yüklediği anlamların yanında, onlara yüklediği o sıradışı gücüyle birlikte hikayeye daha fazla odaklanmamızı sağlıyor. Hem gerçek dünyaya, hem de hayallerimize doğru uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Başka bir yönetmen olsa, belki de bu denli kuvvetli bir bağ kurmazdım bu bakış açısına. Ben bu duruma "Wong Kar-Wai büyüsü" diyorum. İzlediğim her filmde sebepsizce aradığım bir büyü bu. Hiç kurtulmak istemediğim ve sinemayla varolmaya devam ettiğim sürece benimle kalacak bir büyü.

    Filmin sinematografisi de büyüleyen cinsten. Kullanılan renk tonlarının farklılığı hem seyirciyi şaşırtıyor, hem de farklı bir dünyaya geçişinin verdiği hazla birlikte kendi içine çekiyor. Wong Kar-Wai'nin diğer filmlerinde olduğu gibi, Chungking Express'i izlerken de aklım daima Edward Hopper'in tablolarına gidiyor. Özellikle kullandığı yeşil ve kırmızı renginin ağırlığını hissetmek. İki sanatçının eserlerinde de bu hissin hakimiyetini hissedebiliyorsunuz. Özellikle "Gece Kuşları" adlı eserine. Bilmiyorum ama ikisinin arasında renk geçişlerinin dışında, hissel bir bağ olduğunu da hissediyorum. Hopper'da Wong Kar-Wai gibi yalnızlık temasının üzerine yoğunlaşan bir sanatçı. Eserlerinde genellikle; şehrin ışıkları ve varoluşunda; ruhlarını, özgürlüklerini ve umutlarını kaybeden insanları resmediyor. Her Wong Kar-Wai filmi izlerken de, bu tablolara baktığımda hissettiğim şeyleri hissediyorum. Bu durum beni bu filmleri daha da çok bağlıyor.

    Chungking Express aslında bizlere; yaşadıklarımız ve geçmişimizin ardına sinip, geleceğe olan umutlarımızı yok etmenin manasızlığını anlatıyor. Bazı şeylerin oluru yoksa, o anda bırakmamız gerektiğini hissettiriyor. Herkesin kalbinde yer edinen bir aşk yatıyordur elbette. Hani onsuz bir geleceğin olamayacağını, hissedilen şeyin başka kimsede bir daha bulunulamayacağını yaşatan türden bir aşk. Ama zaman geçtikçe hiçbir şeyin eskisi gibi kalmadığını, çekilen acının bile zamanla iyileştirdiğini gözlemlediğimiz o aşktan bahsediyorum. Elbette tamamen silmek mümkün değil. Alakasız bir şarkıda hatırlatır kendini ya da gün doğuşunu izlediğin o sessiz anda bulur seni. Ama işte o zaman farkedersin; küçük bir anı olarak hayatın köşesinde kaldığını. Chungking Express tam anlamıyla bu duyguların tercümesini yapıyor bizlere. Ruhumuzda yaşadığımız bu kırıklıkların, beyaz perde uyarlaması bile diyebilirim onun için.

    O zaman; California Dreamin eşliğinde, kırık kalpler için küçük bir saygı duruşu!❤

    Hoşçakalın!


    Yorumlar (1)
    • ilk parttaki kadının, 2. parttaki kadınla aynı oldugunu düşüyordum hep. o ilk baştaki genci de 2. adamın gençlik yılındaki haliymiş diye düşündüm hep...

      Yorum Bırakın

      Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.