Kalbin Yükselen Sesi Ardında, Sesi Kısılan Bir Yalnızlık; 3-İron.

Kalbin Yükselen Sesi Ardında, Sesi Kısılan Bir Yalnızlık; 3-İron.
  • 4
    0
    0
    0
  • Yalnızlığın ardında daima sığınacak bir liman ararız. Bu limanı bulduğumuz zaman ise doğru mu, yanlış mı ölçmeden verdiği huzura odaklanırız sadece. Belki de sevdiğimiz his; bulduğumuz o liman değildir de, ardında bulduğumuz yalnızlıktan kurtulma hissinin verdiği hafifliktir, huzurdur. Başkalarının hayatına sığınmak gibi gelmez insanın gözüne, sadece hayata tutunmanın verdiği güveni hissettiğimiz için durmadan bu durumu savunuruz. Herhangi bir şeyde bulduğumuz, yalnızlığın karanlığını aydınlattığını sandığımız tutunacak bir dal. Belli bir süre sonra hayatımızın odağına koyduğumuz anda, kendi benliğini kaybedecek bir uçuruma sürüklenecek kadar verdiği güven hissinin ardında bir film olan; 3-İron üzerine konuşmak istiyorum bugün. Kalbin yükselen sesi ardından, sesi kısılan bir yalnızlığın hikayesi diyebiliriz kısaca.

    2004 yapımı bir Güney Kore filmi ve orijinal adı Bin-Jip olan bu güzide eserin yönetmen koltuğunda Kim Ki-duk oturuyor. Covid-19 nedeniyle geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz bu değerli yönetmeni bir kez daha saygıyla anıyorum❤ Filmin konusuna geldiğimizde; Tae-suk adında; başkalarının evlerine girip, onların hayatına birkaç gün dahil olan genç bir adamın sessiz hikayesine odaklanıyoruz. Evlerinde olmayan, seyahate giden insanların evlerini tespit ederek başlıyor serüvenine. Evlerine girdiği andan itibaren ise onların o gürültülü hayatlarının sessiz bir perdesini oynuyor izleyiciye adeta. Başkalarının hayatlarına sığınarak, kendi yalnızlığını unutuyor diyebiliriz. Doğru olmayan bir limanda, yalnızlıktan kurtulmanın verdiği huzura sığınıyor kısaca. Tae-suk bu şekilde bir gün yine sessizce girdiği bir evde aslında yalnız olmadığını farkediyor. Kendi hayatının içinde yalnızlığa gömülmüş bir kadınla karşılaşıyor; Sun-hwa. Tanışmalarının ardından ise film tam anlamıyla başlıyor; başka insanların gürültüsünün baskısıyla sesleri kısılan bu iki insanın birbirlerine tutunarak hayata bağlanmalarının ve unutulmaz aşklarının hikayesini izlemeye başlıyoruz. Film genel olarak çok az diyalog etrafında geçiyor. Dediğim gibi film boyunca iki ana karakterimizin sesini son ana kadar duymuyoruz, başka insanların sesi ve konuşmalarına tanık oluyoruz. Son anda duyduğumuz tek kelime ise "saranghae" yani "seni seviyorum" demek Korecede. Sessizliğin sevgi sözcüğü ile bozulması, tam bu filme yakışacak bir hareket zaten.. Film boyunca sessiz olunmasına dönersek; aslında burada verilen mesaj çok net; kendi benliğimizi kaybettiğimiz her an, hayatımızın iplerini ellerine almak için can atan insanların seslerinin ardından kısılan sesimizi, hayatımızı, özgürlüğümüzün kısa bir örneğini göstermek istiyor bizlere yönetmen. Hayata karşı çabamızı, verdiğimiz kararları, giydiğimiz kıyafete kadar müdahele eden insanlardan bahsediyorum. Sun-hwa karakteri üzerinden bunu o kadar güzel anlatmayı başarıyor ki yönetmen..Kocası tarafından elinden alınan bir hayatın sessizliğini ve acımasızlığını görüyoruz onda. Aslında çok başarılı bir modelken, kocasının kıskançlığı ve egosu yüzünden elinden alınan bir kariyeri olduğunu anlıyoruz evdeki fotoğraflarından. Kariyerini kaybetmesiyle birlikte yavaş yavaş benliğini kaybetmeye başlayan bir kadının yaşadığı acıyı gözlerindeki hüzün dolu ama bir yandan da boşvermişliğin aldırmazlığını bulduğumuz o bakışlarıyla net bir şekilde hissettiriyor izleyiciye. Özellikle eski fotoğraflarına; hüzünle, hasretle, kaybedilen benliğinin almak istediği intikamın soğukluyla bakıyor. Tek bir kelime etmese bile, acısını çok iyi bir şekilde yansıtabiliyor. Her gün gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddettin ve tacizin ruhu ve bedenine yaşattığı karanlıktan kurtulmak için bir ışık aramayı bile çoktan bırakmış; kabullenmiş yaşadıklarını. Kaçmak istediğini, kurtulmak istediğini kendi de bilse, belki de korkularının ve kabullenişinin ardında kaybettiği cesareti izin vermiyor ona. Her gün düzeleceğini söyleyen ama daha da kötüye giden, yalanlarıyla kendini haklı çıkarmaya çalışan karaktersiz bir kişiliğin pençesinden kurtulması ise hiç beklemediği bir anda onu buluyor sonra.

    Tae-suk'un hayatına bir anda dahil olduğumuz için onun karakteri ve psikolojisi hakkında bir yorum yapamıyorum aslında. Ama kendisinin filmin ilerleyen dakikalarında aslında iyi bir eğitim almış genç bir adam olduğunu öğreniyoruz. Buna rağmen sokaklarda ve başkalarının evlerine gizlice girip yaşamaya sürdürdüğü bu yaşama dair bir merak oluşuyor insanın kafasında. Belki de bu yaşadığı hayatın serüveni bizlere onun karakteri hakkında ipuçları vermeye çalışıyor. Kendini bulma sürecini izliyoruz da diyebilirim. İnsana bazen yaşadığı evi, şehri hatta ülkesi bile yabancı gelir. Sanki oraya ait olmadığını, ruhunun başka bir yerde olduğunu ama bedeninin ise yaşadığı yere hapsolduğu o his.. İşte Tae-suk'un yaşadığı bu süreci, girdiği evlerle birlikte anlatmaya çalışmış bizlere yönetmen Kim Ki-duk. Her girdiği evde kendi fotoğrafını çekmesi; dahil olduğu hayatın içinde kendinin de var olduğunu kanıtlamaya çalışmasıydı adeta. Bir hayatın içinde var olduğunu hissedebilmek, birkaç gün de olsa..Yaşamayı hissetmenin ve kısa süre de olsa bir yere ait olabilmenin huzurunu hissettirmeyi çok iyi başarıyor seyirciye. Ondan da birkaç kelime bile duyamasak da, soğuk bakışlarının ardından aradığı sıcak huzuru görebiliyoruz zorlanmadan. Yaşadığı bu birkaç günün karşılığını da ödüyor bir hırsız olmadığını belli etmek istercesine. Maddi bir şey değil zaten onun aradığı. Manevi olan bir şeyi çalmak mümkün de değil zaten..Evlerde bozuk olan eşyaları tamir ediyor. Belki tamir ettiği eşyaları bulunca insanların mutlu olmasını, kendinin de işe yarar olduğunu hissetmesini bekliyor umarsızca. Tae-suk öyle naif bir karakter ki; kendisine bağlanmamak ve yalnızlığını kalpte hissetmemek mümkün değil.

    Tae-suk'un Sun-hwa'nın kocasının elinden kurtarıp, birlikte evden kaçmalarıyla başlıyor ikilinin hikayesi. Birbirlerine tutunan, hayatın onlardan çaldığını tekrar almak için çabalayan iki insanın hayatına sürükleniyor, aşklarında duruluyoruz adeta. Bu sefer birlikte başkalarının evinde yaşamaya başlıyorlar. İkiye çarpılmış bir yalnızlık buluyor şimdi de bizleri. Birlikte hayatlara dahil olmaya başlıyorlar, bu sefer kameranın objektifine beraber gülümsüyorlar. Yaptıklarının ne kadar yasadışı ve yanlış olduğu bilinse de; birbirlerinde buldukları huzuru gördükçe kızamamaya başlıyor insan. Girdikleri bu evlerde başka hayatlara da az da olsa tanıklık ediyoruz. Ama en önemlisi girdikleri bir evin, fotoğraf sanatçısına ait olması ve burada Sun-hwa'nın geçmişini ve fotoğrafını bulmasıyla; kaybettiklerini bir kez daha hatırlaması en güzel sahnelerinden biriydi. Beraber girdikleri 3 ayrı evde yaşadıkları ve hiç konuşmadan seyirciye aktardıkları o derin tutkuları ve masum aşklarının zıtlıklarıyla gönülleri kazanmayı başarıyorlar zaten bir kere. Ve bir de buna Natacha Atlas'ın seslendirdiği Gafsa şarkısı eklendiğinde ise bir sinema şölenine dönüyor. Film de, şarkı da unutulmaz bir efsane olarak kalıyor seyircinin hatıralarında. 

    Film içinde o kadar çok farklı düşünce ve duyguyu bulmak mümkün ki; fedakarlık, aşk, nefret, tutku, felsefe, adalet, sınıfsal mesajlar ve daha nicesi. Golf topu metaforuyla verilen sınıfsal adaletsizlik mesajı, yalnız ve toplumsal hayattan dışlanmış bir insanın adeta "hayalet"e bürünmesi, kocasından psikolojik ve fiziksel şiddete uğrayan bir kadının hayatından ve kendi benliğinden vazgeçişine kadar aslında yönetmen Kim Ki-duk bizlere kısa bir hayat dersi veriyor, her zamanki gibi. Özellikle filmin içinde sadece bir tane şarkı kullanmasıyla da abartı olmadan, sadece tek bir parçayla bile çok fazla duygunun aktarabileceğini gösteriyor; önemli olan doğru olanı bulabilmek kesinlikle. Kullandığı bu şarkının Arapça olması ise filme ilginç bir tat katıyor. Güney Kore yapımı bir filmde Arapça şarkı duymak şaşırtıyor insanı. Ama düşündükçe daha çok etkileniyor insan. Film kendi içinde de zaten duyguları diyaloglarla değil de, bakışmalarla hislerle anlatıyor bize. Onun için dinlediğimiz şarkının da dili değil de, hissettirdiklerinin önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere. Sonuçta müzik evrenseldir, belli kalıplara indirgenemez. Önemli olan hissettirdiği hisler, hatırlattığı anılardır. Farklı dilleri konuşmamız, farklı ırklara sahip olmamız aynı şeyleri hissedeceğimiz gerçeğini değiştiremez. Aramıza koyulan bu ülkesel sınırlar, hepimizin aynı insan olduğu gerçeğini değiştirmediği gibi. Hislere sınır koyabilmek mümkün olmadığını, sanatla beraber bütünleşen bir insanlığı hissettirmeyi başarıyor bizlere Kim Ki-duk.

    Filmde en önemli metaforlardan biri kesinlikle o meşhur "tartı"ydı. Tae-suk'un, Sun-hwa'nın evinde bozuk olduğunu görüp tamir ettiği tartı. Sun-hwa filmin sonlarına doğru tartının üstüne çıktığında daha önce filmin içinde gösterilen kilosundan fazla olduğunu görüyor, görüntüsünde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. Aslında o an anlıyoruz ki tartının üzerinde gördüğü bedeninin değil ruhunun ağırlığı. Sevgilisinden ayrılmak zorunda bırakılan bir kadının yüreğinde ve ruhunda yaşadığı ağırlığı hissettirmek istiyor yönetmen bizlere. Filmin o meşhur, sonu açık kalan son sahnesinde ise; sevgilisiyle kavuştuktan sonra tartıya birlikte çıktıklarında, yaşadıkları huzur ve hafiflemeyle birlikte tartının sıfırlandığını görüyoruz. Kavuşmanın ve sevginin verdiği huzurla özgürleşen iki ruha tanık oluyoruz böylece. Aslında bedenlerle değil de, ruhlarla aşık olunduğunu görüyoruz 3 İron'da. Son kaldıkları evdeki koltuğa; daha sonra da gidip tekrar sadece orada huzurla ve güvenle uyuyabilen Sun-hwa'yı görünce bir kez daha anlıyoruz bunu; sevgilinin bedeni orada olmasa bile ruhunu hissederek bulunacak huzuru.

    Sevginin gücünü, şiddetin karanlığını ve yalnızlığın hayaletini iliklerimize kadar hissedebileceğimiz bir film; 3 İron. Sevginin ve naifliğin iyileştiremeyeceği bir yara olmadığını, sadece bakışlar ve davranışlarla da sevginin gösterilebileceğini görüyoruz. Çünkü sevgi sözcüklere sığdıralamayacak kadar derin bir duygu. Bazen şiir yazarken bile kifayetsiz kalıyor insan anlatmaya çalışırken. O büyük hissi yazmaya bir kavram bile bulamıyor. Ama bu yoğun duyguyu sadece bir bakışla bile anlatabilmenin mümkün olmasının verdiği tezatlığa bile hayran kalıyor insan ister istemez. Gereksiz ve içi dolu olmayan iltifatlardansa, kendini değerli hissettirecek samimi bir bakış yetiyor bazen aşkı ve sevgiyi anlatmaya. 

    İncelememi filmin sonunda karşımıza çıkan, yönetmen Kim Ki-duk'un bizleri hem filmi hem de yaşamımızı sorgulatan o cümle ile bitirmek istiyorum; 

    "Yaşadığımız dünya; hayal mi, gerçek mi söylemek zor.."

    Bonus: Dillere destan, izlerken de, izledikten sonra da her dinleyişte kalbi acıtan o meşhur soundtracki buraya bırakıyorum❤

    Hoşça kalın!


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.