Orhan Pamuk Etkisiyle Ruh Ve İnsan

Orhan Pamuk Etkisiyle Ruh Ve İnsan
  • 13
    0
    3
    1
  • Orhan Pamuk'un Beyaz Kale ve Kara Kitap romanlarını okuduğum günlerde insan ruhu hakkında çokça düşündüğümü hatırlarım. Ruhların aynileşmesi, benzer bedenlerde farklı ruhu taşıma hâli ve ideal ruha sahip kişinin yaşaması gereken hayatın alt bir ruha sahip insan tarafından yaşanıyor olması gibi durumlar üstünde özellikle durduğum konuların başlarında geliyorlardı. Sonradan farkına vardım ki bu düşünceler temelde çocukluğumda oluşmuştu. Dünyayı keşfetmeye istekli her çocuk gibi bende de olan doymak bilmeyen merak sayesinde; hayat, ruh, dünyanın var oluşu, Tanrı, yaşamın ebediyeti ve ezeliyeti vb. gibi konulara kafa yormuştum. Ailemin anlatmasıyla tam olarak bildiğim, benim de az biraz hatırlayabildiğim sessiz ve sakin geçen çocukluğumda, sessiz ve sakin bir mizaca sahip olmamdaki en büyük pay sanırım bu fikirlerin sürekli kafamda dönmesiydi. Bu düşünceler henüz soyut işlemler dönemine girememiş, soyut kavramları anlayamayacak bir çocuk için çoğu zaman aklı zorlayacak düzeydeydi tabii ve çoğu zaman ben de bir yerde pes edip düşünmeyi kesiyordum. Yıllar sonra bu düşüncelerimi yakın arkadaşlarımla konuştuğumda onların da aynı şeyleri günün birinde düşündüğünü ya da düşünmüş olabileceğini anladım. Çoğu çocukluğunda Tanrı'yı tam idrak edememiş, ölümün sonrasını kavrayamamış, ruh ve beden ayrımıyla ruhun işlevlerini zihninde oturtamamıştı ve bunları kavrayamadığı için ısrarla düşünmüştü. İşte bu durum insan ruhunun her yerde, her zaman belirli şeyleri düşündüğünün kanıtıydı bana.    
     
     
      
     
     
    Sadece çocukluğumda değil, bahsini ettiğim romanları okuduğum yıllarda da bu konular üzerine yetkin olmadığım aşikardı. Çünkü çocuklukta yaşadığım o şok etkilerini Beyaz Kale'yi ve Kara Kitap'ı okurken tekrar yaşadım. Tam da bu yüzden Kara Kitap'ta Celal ve Galip ilişkisi üzerinden, Beyaz Kale'de ise Hoca ve İtalyan Köle ilişkisi üzerinden verilmek istenen düşünceler tam da benim aradığım tarzdandı. Öncelikle Galip ve Celal arasındaki ruh aynileşmesini ele alıp anlamamız için yüzyıllarca geriye gidip tarihi bazı gerçeklikleri bilmemiz gerekiyor. Mevlâna Celâlettin-i Rûmî hepimizin hakkında az çok bilgisi olduğu, Anadolu'nun en çalkantılı olduğu dönemde insanları etrafında toplayabilmiş, fikirleri yüzyıllar geçse de insanların gönüllerinde yaşayan ve yeşeren evrensel bir fikir adamı. Romanda Celal karakteri Mevlâna'nın idealize olmuş halidir. Ulaşılması gereken bir ruhtur, olgunluktur. Galip de hayatı boyunca Celal'in etkisinde kalmış bir nevi onun bilgisi ve etkisi altında yaşamıştır. Galip karakteri ise on sekizinci yüzyılda yaşamış Klasik Türk Edebiyatı'nın son büyük şairi olan Şeyh Galip'in idealize halidir. Şeyh Galip bizlere henüz 24 yaşındayken yazdığı şaheseri Hüsn Aşk'ı bıraktığında gönlü Mevlâna aşkı ve öğretileriyle yanan birisiydi. Çocuk sayılacak yaşta İstanbul'dan Konya'ya tek başına gidip kendisini Mevlevihane'ye kapatır. Annesinin üzüntüsü sonucu tekrar İstanbul'a döner ve önce evinin yakınındaki Yenikapı Mevlevihanesi'ne bağlanır, daha sonra da Galata Mevlevihane'si postnişliğine, şeyhliğine atanır. Edebi birikimi, sanat gücü ve karizmasıyla gençliğinden itibaren insanlar üzerindeki etkisi açıktır. Hatta Padişah 3. Selim ve onun kız kardeşleri Beyhan ve Hatice Sultanlar ile yakınlığı, saray muhitine rahatça girebilmesi bilinen gerçeklerdir. Bu yakınlık Beyhan Sultan ile Şeyh Galip arasında gönül ilişkisi yaşandığı rivayetleri bile doğurur hatta. Galata Mevlevihane'si bu dönemde büyük onarımlar görür ve günümüze kadar İstiklal Caddesi üzerinde yaşayan bir kültür ögesi olarak kalır. Şeyh Galip -tıpkı romandaki Galip gibi- hayatı boyunca Mevlâna'yı anlamak, ona ulaşmak istemiştir. Belki de içten içe ''o'' olmak istemiş, onun ruhunda kendi benliğini eritmek istemiştir. Böylece ruhları aynileşecek ve aradığı huzura kavuşacaktır. Galip'in: 
     
     
    Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir 
    Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir  
     
     
    mısralarını ve sanat anlayışını besleyen kişinin kim olduğunu ve kime yazdığını böylece anlamış oluyoruz. 
     
     
      
     
     
    Beyaz Kale'de ise fiziksel görünümleri neredeyse aynı olan doğulu bir Hoca ile bir Batılı kölenin farklı bir ruh ilişkisini görüyoruz. İtalyan Köle Osmanlı korsanlarına esir düşer ve İstanbul pazarlarında satılır. Zekâsı ile bir şekilde sarayda itibarı da olan Hoca'nın yanına yerleştirir kendisini. Hoca ve İtalyan Köle birbirine fiziksel olarak çok benzerler ama dünyayı ele alışları, yetişme tarzları, fikirleri Doğu ve Batı kadar farklıdır ya da Doğu ve Batı kadar birbirine benzerdir. Roman boyunca bu ilişki etrafında gelişen gerilimi hissediyoruz. Özellikle Hoca ruhunun istekleri karşısında derin bir çatışma yaşıyor ve iktidarını İtalyan Köle üzerinde çok hissettiriyor. Zaman geçtikçe ortak fikirlerde ve paydalarda da buluşabilen ruhlar en sonunda hepimizi şaşırtacak bir değişim yaşıyor. Birbirlerine fiziksel olarak çok benzer olmalarının avantajını kullanan ikiliden İtalyan Köle bütün geçmişini bırakarak İstanbul yakınlarında kendisine yeni bir hayat kurarken Hoca da İtalyan Köle'nin kimliğini alarak İtalya'ya gider ve onun hayatını yaşamaya devam eder. Bu olanlar bizlere ruhun ulaşamadığı şeye imrendiğini gösterir. Doğulu da Batılı da olsan ruh bilmediğini yaşamak, görmek, orada olmak ve yenilikler tatmak ister. Bu aynı zamanda bize Batı ile Doğu'nun aslında bizlere empoze edildiği kadar farklı olmadığını da gösterir. İnsanlar arasındaki çatışmalar yüzyıllardır süregelse de bir benzerlik her zaman vardır ve yaşayacaktır. 
     
     
      
     
     
      
     
     
    İkinci paragrafın başında bahsettiğim yetkinlik durumu hâlâ aynıdır, tam olarak bunu bilemem. Belki hâlâ yetkin değilim ya da ömrümün sonuna kadar yetkinliğin verdiği hissi hiç tadamayacağım. Çünkü düşünmek, özellikle bazı konularda düşünmek; düşündükçe derinleşen ve genişleyen bir şey ve okumalarımdan sonraki her yıl içinde edindiğim bilgilerin ve hayat deneyimlerinin etkisiyle hayatımın bir önceki dönemindeki düşüncelerimin saflığını ve zayıflığını tekrar tekrar göreceğim. Bu durum tıpkı üzerimizde etkisi bulunan bir kitabı her okuduğumuzda yeni zevkler almamız, yeni bir şeyler keşfetmemize benziyor. Her ne kadar olgun, bilgili ya da her şeyi bildiğini sanıp bir şey bilmediğini bilmeyen bir züppe olursak olalım, büyük yazarları hangi yaşta okursak okuyalım ilk seferde onların bizlere verdikleri fikirler hakkındaki düşüncelerimizi tam oturtamayız. Bunların üzerinde uzunca düşünür ve sonunda kendimize ait olgun fikirlere ancak o zaman ulaşırız.   
     
     
      
     
     
       
    Bir de ruh eşi kavramı var ki son zamanlarda insanların açlığını çektiği ve adeta ulaşmak istediği bir idea gibi. Çok iyi anlaştığımız bir kişi acaba en baştan beri ruh eşimiz midir yoksa biz kendi isteklerimizden feragat edip onun isteklerine uymaya farkında olmadan bir çaba mı sarf ederiz?  Birlikte bir şeyler hissetmek, bir şeyleri sevmek, isteklerimizi düşünmek bize zevk vermez mi? Çevresinden hiç uzaklaşmama isteği, onu görmek ve fazlasını istememek ile bütün alışkanlıkların ona ait olması sonucu mu ruh eşi oluruz yoksa aslında en baştan beri bir aynilik durumu var mıdır?  Satırları okurken çoğumuz sevdiğimiz insanı düşünmüşüzdür. Çünkü bu basittir. Onun bizim ruh eşimiz olduğuna inanırız. Her ne kadar belki öyle olmamışsa da beynimiz ısrarla öyle olduğunu söyler. İdealize edilmiş bir ruh ulaşılması ve yerine geçilmesi gerekendir. Bütün olaylar bu amaçla gerçekleşir ve ruh, kozasından çıkan kelebek gibi yeni bir hayata adım atar. Ruh böylece en baştan olması gerekene, yaşaması gerektiği noktaya ulaşmış olur.    
     
     
      
     
     
     
    Farklı bir durum olarak da doyumluluğunu tamamlamış ve idealliğe ulaşmış bir ruh, yaşaması gereken hayatı ve yapması gerekenleri yapamıyor da olabilir. Dünya üzerinde kendi halinden memnun olmayıp bir şeylerin fazlasını, daha uygun şartları aramayan bir insan var mıdır? Yani keşke şu kişinin yerinde ben olsaydım da şunları şunları şu şekilde yapsaydım dediğimiz hiç mi olmadı? Bunu bir haset olarak ele almaktansa kendimiz ve çevremiz için daha uygun olarak yaşamayı, iyiliklerin yeşermesi ve dünyanın güzelleşmesi için sık sık istemişimdir. Bilhassa son zamanlarda bu isteğim çok arttı. Çünkü ruhumuzun durgun bir enerjide olmayışını, onu eğip bükebilmemizin ardından istediğimiz duruma sokabilmemizi bize verilmiş büyük hediyelerden kabul ederim. Değişimler yaşayan insan istendik bir güzelliğe bürünebilir. Hayatı bambaşka bir çerçeveden ele alır. Çevresine olumlu etki ederek huzursuzlukları kırabilir hatta mutluluk verebilir. Tabii bu durum da zıttıyla yaşıyor. Bu değişimlerin sonucunda iyilikle dolu bir ruh kötülüğe de teslim olabilir. Bir insanın ya da olayın etkisiyle bu ruh değişimlerini olumlu sonuçlandıran kişiler hayatlarında ilk etapta fark edemediği bir döneme girer. Ben de bu dönemimi geç fark ettiğimi sonradan fark edip zamanı geriye döndürmek isteyenlerdenim. Yine de olan olmuştur ve sonunda fark etmişim, öyle değil mi? Umarım ruhsal değişimlerini olumlu yönde yaşayanlar istedikleri yerlere gelir ve tekrardan umarım ki ayineleşmek istediğimiz ruhlarla ya da en baştan beri ayni olduğumuz ruhlarla karşılaşır, değerini hissederiz.   
     
     
      
     
     
     
    Orhan Pamuk'un değerli romanlarıyla henüz tek başına karşılaşamayanlar umarım onun kitaplarıyla karşılaştıracak insanlarla karşılaşırlar. 
     


    Yorumlar (3)
    • Ruh eşi kavramı sadece iyi anlaşmak mı ya da karşı cins mi olması lazım illa? Güzel yerlere değinip güzel sorular sordurup cevaplar aratıyor yazınız. Kaleminizi çok beğendim Elinize emeğinize sağlık Enes bey

      • Enes bey yazınız çok başarılı olmuş, tebrik ederim. Bir Orhan Pamuk okuyucusu olarak keyifle okudum.

        • Hep okumak isteyip okuyamadığım bi yazar 😑

          Yorum Bırakın

          Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.