Kurosawa'nın Düşleri; Dreams.

Kurosawa'nın Düşleri; Dreams.
  • 8
    0
    0
    0
  • Rüya görmek her ne kadar hayal gücü ile özdeştirilse de; gerçeklik payının daha fazla olduğunu düşünüyorum. Çünkü gördüğümüz her rüya, yaşadıklarımızın bir bilinçaltı yansımasıdır. Bazen bilinç dışı bir durum gibi gözükse de, verdiği etki bir o kadar gerçek olur ki, tüm günümüzü yönetecek duruma gelir. Gün içinde daha enerji dolu olmamıza neden olur bazen. Ya da bir daha uyumaktan korkutacak kadar kötü etkiler. Elimizde olmadan çok fazla anlamlar yüklemeye başlarız bir süre sonra rüyalara. Geleceğimizde bazı şeyleri değiştireceğini bile şartlarız kendimizi. Ama o rüyalar geçmişin bir yansımasıdır; geleceğin bir habercisi olmasını beklemek, düşününce saçma geliyor kulağa. Çocukluğunuzda gördüğünüz rüyaları anımsamaya çalışın. Daha renklidir ve daha doğaüstü durumlara odaklanır. Ama yaşımız ilerledikçe hayatın gerçekleriyle tanışmaya başladığımızda; o renkler solmaya başlar, gerçek üstü durumlar ise gayet de gerçek durmaya başlar ve ruhumuzu daraltır. Çünkü artık gerçeklerle tanışmış ve rüyanın sadece orada kaldığını kavramaya başlamışızdır. Bugün sizlere, rüyaların sanatla mükemmel bir birleşimi olan; usta yönetmen Akira Kurosawa'nın kendi rüyalarından yola çıkarak hazırladığı müthiş bir film olan; Dreams hakkında konuşmak istiyorum biraz.

    Usta yönetmen Akira Kurosawa'nın 1990 yapımı bu güzide eserinde; izleyiciye hem sanatsal bir şölen yaşatmayı başarıyor, hem de kendi zihninde kısa bir yolculuğa çıkmamıza izin veriyor. Orijinal adı Yume olan Dreams'in teması kısa kısa hikayelerden oluşan bir rüya dizininden oluşuyor diyebiliriz. Toplamda sekiz rüya karşılıyor bizleri. Her bir rüya birbirinden oldukça farklı konuları işliyor. Zaten her bir rüyada da, hayatının farklı bir evresini görüyoruz yönetmenin. Çocukluğunda başlayarak, yetişkinliğine uzanan; hem fiziksel hem de ruhsal bir yolculuğu anımsatıyor. Yaşadıkları, kurduğu hayalleri, yaşamın getirdiği zorluklar ve kayıplarıyla kısa bir hayat özeti sunuyor bizlere. Çocukken toz pembe başlayan yolculuk, gittikçe karanlık ve umutsuzluğa bırakıyor kendini. Ve en sonunda ise yaşadığı tüm hayatın sorgulamasını yaparak da, veda ediyor izleyiciye. Japon sinemasının lirikliğinin verdiği etkiyle; adeta bir masal dinliyormuş gibi hissediyor insan, film boyunca. Her bir ayrıntısı, açısı, kullanılan renklerin ve sinematografinin yanı sıra müzikleri ve danslarıyla birlikte de, bir efsaneye tanık oluyoruz diyebilirim. 

    Filmin içinde geçen rüyaları; ayrı ve detaylı bir incelemesini yapmak istiyorum. Çünkü hepsinin anlattığı hikaye oldukça derin ve etkileyici. Bir tanesini bile atlamak, hiç içimden gelmiyor kesinlikle. O zaman, bu güzel yolculuğa başlayalım;

    Yağmurun Arasından Gelen Işık

    Kurosawa'nın ilk rüyasında, onu küçük bir çocuk olarak görüyoruz. Rüyanın içerisinde en çok dikkat çeken nokta ise; annesiyle arasındaki olan bağı. Sert ve disiplinli bir anne figürü karşılıyor bizleri. Rüyanın her bir dakikasında ise; bir çocuğun bilinçaltında yolculuk yaptığımızı hissediyoruz. Annesinden azar yiyen bir çocuk karşımıza çıkıyor. Üzüntü içerisinde ormana kaçıyor ve onu doğaüstü bir olay karşılıyor. Ormanda bir tilki düğünü olduğunu öğreniyoruz. Bu düğün izleyiciye, mükemmel bir geleneksel dans ile gösteriliyor. Dansın büyüsüne kapılmamak elde olmuyor, sizi içine daha ilk rüyadan almayı başarıyor film. Çocuk, tilkileri merakla izlerken birden tilkiler tarafında fark ediliyor. Oldukça korkan çocuk, koşarak eve annesinin yanına dönüyor yani en güvendiği yere. Ama eve döndüğünde yaşadığı hayal kırıklığı; yönetmenin annesine karşı hissettiği hayal kırıklıklarını yansıtıyor adeta. Çünkü annesi ona, tilkileri görmesinin yasak olduğunu ve bunun cezasının ölüm olduğunu söyleyerek, onu korumadığı gibi, ormana geri gönderiyor. Üzerine kapattığı evin kapısında da kadraj uzun bir süre kalıyor. Bu kapının aslında; annesinin kalbinin, çocuğuna karşı daima kapalı olduğunu ve onu korumadığını hissettirmeye çalışıyor. Ormana gittiğinde onu beklediğinin aksine, çiçeklerle dolu huzurlu bir ortamın karşılaması ise; asıl cehennemi, ardından kapatılan kapının ardında yaşadığının bir kanıtını sunuyor bizlere adeta.

    Şeftali Bahçesi

    İlk rüyadaki çocuk git gide büyümeye başlıyor. Bu sefer onu kız kardeşiyle görüyoruz. Kız kardeşi ve arkadaşları otururken çocuk; onlar dışında başka bir kızın var olduğunu farkediyor ve onun peşine düşüyor. Bu takibin sonunda bir ormana varıyor ve burada onu "oyuncak topluluğu" karşılıyor. Buradaki oyuncaklar ona; her yıl açan şeftali ağaçlarının çiçekleri için dans ettiklerini söylüyorlar. Fakat onu azarlıyorlar çünkü babasının evlerinin önündeki şeftali ağaçlarını kestiğini söylüyorlar. Fakat çocuk bunun için ağlamaya başlıyor. Yönetmenin doğa sevgisinin derinliğini bu rüyada net bir şekilde görebiliyoruz. Küçük bir çocuğun göz yaşlarındaki saflıkla anlatıyor bu sevgiyi. Bu göz yaşları affedilmesini sağlıyor ve oyuncaklar dans etmeye başlıyor tıpkı ilk rüyadaki tilkiler gibi. Yönetmen; çocukluğun saflığını bu iki rüya sayesinde oldukça başarılı bir şekilde aktarmayı başarıyor her zamanki gibi. Bu dansla beraber çiçeklerin açtığını görüyoruz. Dans sahnesine ayrı bir parantez açmak istiyorum; müthiş kurgusuna ve büyüleyici sinematografine hayran kalmamak elde değildi, çok keyifli bir seyir zevki sunuyor izleyiciye. Rüyanın sonunda kesilen ağaçların içinde bir dal şeftali ağacı görüyoruz. Cansız ağaçların arasında; ihtişamı ve yaşam dolu enerjisiyle bizlere doğayı ve hayatı hatırlatırcasına parlıyor. Hayat dolu o dalın ardından ise çocukluğa veda ediyoruz. Hiçbir rüyanın içinde bizleri bir daha ne bir dans karşılıyor, ne de rengarenk çiçeklerle dolu bir orman. Çünkü büyümeye başlıyoruz ve hayat gerçek yüzünü göstermeye başlıyor.

    Kar Fırtınası

    Bu kadar renkli bir dünyanın ardından, soğuk bir kar fırtınasının içine atıyor bizi Kurosawa; ruhumuzu üşütmek istercesine. Bu kar fırtınasının ardında hayatta kalmaya çalışan beş kişiyi görüyoruz sonra. Ölümle tanıştırıyor bizi yönetmen. Ve birden içinde buluyoruz kendimizi, sanki ölümü anlatmaya çalıştığı bir çocuk gibi davranıyor izleyiciye. Ölümün yavaş yavaş geldiğini hissettiğimiz bu rüyada, sadece ölümle tanışmakla kalınmıyor adeta savaşmayı öğretmek istiyor. Ölüm, güzel ve huzurlu bir şekilde gözüküyor ilk önce; yaşayanları kandırmaya çalışırcasına. Ama yenildiğini farkettiği anda gerçek yüzünü gösterdiğinde ölümden kurtuluyor karakterimiz. Diğerlerinin de yaşadığını görüyoruz ve kamp yerleri canlanıyor gözlerinin önünde. Burada gerçeklik algısının biraz kaydığını hissediyorum. Yönetmenin, gerçeklik algımızla oynamasının sebebinin, sanki bu izlediklerimizin sadece bir rüya olduğunu tekrar hatırlatmak istemesine bağlıyorum. 

    Tünel

    Beni en çok etkileyen rüyalardan biriydi; Tünel. Gerçekliğini derinden hissettim. Çünkü değinmek istediği nokta da bir o kadar gerçekti; savaş. Hayatın acımasız yüzüyle tam anlamıyla tanıştığımız hikaye bu kesinlikle. Bir savaş gazisi olarak karşılıyor bizleri yönetmen. Yırtılmış, eski asker üniformasıyla karanlık bir tünele yürüyor, umutsuzca. Tünel o kadar karanlık tasvir edilmiş ki, insanın kalbini daraltıyor, ölümü hatırlatıyor adeta. Zaten ilerleyen dakikalarda ölümü temsil ettiğini anlıyoruz. Çünkü tünelin içerisinden ölü bir asker geliyor. Öldüğünün farkında değil hatta kendini yaşadığına o kadar inandırmış ki, gelecekten umutlu bir şekilde bahsediyor. Uzaklara baktığında beyaz bir ışık görüyor. Ailesinin orada yaşadığını ve onu beklediğini söylüyor. O beyaz ışık; umutları ve yaşamı temsil ediyor. Ölü askerden gittikçe uzaklaşıyor çünkü artık ona ait değil. Ama tünelin kapısında acı acı parlayan, adeta dökülen kanları temsil eden o ışık onu kendine çağrıyor; çünkü ölümü temsil ediyor. Beyaz ışıktan ümidini keserek, kırmızı ışığa yeniliyor ve yavaş yavaş tünele geri dönüyor. Onun ardından gelen askeri birlik de yaşadıklarını düşünüyor, ölümü kabullenemiyorlar. Karakterimizin emri altında savaşan bir birlik olduğunu öğreniyoruz. Tam da bu anda, komutanın ölmediğini esir düştüğünü anlıyoruz. Ne ölmeyi başarabiliyor, ne de yaşayabilmeyi. Tünel kapısında öylece bekliyor, arafta kalmış gibi. Askeri birliği tüyleri diken diken eden bir vedayla tünele geri gönderiyor. Onların ardından gelen köpekse esir düşmesinin, bir temsilini sunuyor bizlere. Üstünde adeta bir cephanelik olan bu köpek; düşmanı temsil ediyor. Üstünde bulunan silahlar ise işkence aletlerini. Esir düşen bir askerin, rüyasını izlediğimi hissediyorum. Esir kampında acıdan bayılmış bir adam canlanıyor gözümde. Çektiği acılar ona ölümün tek çözüm olduğunu hissettiriyor ama bir yandan asla bırakamadığı nefesi ise onu tünelden koruyor.

    Kargalar

    İşte geldik, en özel rüyaya. Gözlerimizi bu sefer bir sanat galerisine açıyoruz. Karşımıza, Van Gogh tabloları çıkıyor. Yıldızlı Geceyi gördüğüm anda; Museum of Art'da olduğumuzu anlıyorum. Karakterimiz, bir Van Gogh tablosunun önünde otururken, kendini bir anda tablonun içinde buluyor. Van Gogh'un dünyasına adım atıyoruz bir anda, keşke gerçek olsa diyor insan ister istemez kendine. Kurosawa'nın, sinema kariyeri öncesinde resim sanatıyla ilgilenmesinin bir etkisi kesinlikle bu rüya. Ressam olduğu günlere, bir saygı duruşu niteliğinde. Elindeki boş tuval ise ilham almaya aç bir sanatçıyı yansıtıyor bizlere. Arayışta, kendini bulmaya çalışıyor. Bir tarlanın ortasında Van Gogh ile karşılaşıyor. Aralarında geçen kısa sohbetin her bir anında, hayran hayran izliyor Van Gogh'u. Bu anda kendimi orada hissediyorum elimde olmadan. Van Gogh'a karşı duyduğum derin sevgiye ben de engel olamıyorum. Onunla rüyamda tanışsam nasıl hissederdim diye soruyorum kendime. İtiraf etmeliyim ki; bu his, filmi izlerken göz yaşlarımı tutamamama neden oluyor. Kurosawa da, Van Gogh'a karşı duyduğu derin saygı ve hayranlığını yansıtıyor izleyiciye. Rüyanın sonunda gerçeğe döndüğünde, tablosuna karşı şapkasını çıkararak ona olan saygısını göstererek veda ediyor.

    Kızıl Fuji Dağı

    Kendimizi bir karmaşanın içinde buluyoruz şimdi de. İnsanlar büyük bir felaketin ardından, birbirlerini ezercesine kaçmaya çalışıyorlar. Bir yanardağ patlamış ve nükleer bir felakat meydana gelmiş. Nükleer güce olan nefreti, tabiri caizse buram buram hissediyoruz. Hiroşimaya olan bir atıf olarak hissediyorum bu durumu. Nükleer gücün nasıl da büyük bir silaha dönüşüp, tüm yaşam döngüsünü mahvetmesine karşı bir atıf. İnsanların büyük bir karmaşa içinde olması, savaş durumunu canlandırıyor aklımda. Bir kadın, çocuklarına sarılarak onları korumaya çalışıyor. Onların bir geleceği olmadığı için üzülüyor, neden kendisinin bu yaşa gelip de onların gelemediğini sorguluyor. Nükleer gücün savaşlardaki yıkıcılığı kadar, oluşturucağı tehlikeyle doğanın ve yaşamın yok olmasıyla; çocukların geleceğinin elinden alınacağını hatırlatıyor izleyiciye. Hatta radyasyon kırmızı bir gaz olarak tasvir ediliyor; Tünel rüyasında ölümü temsil eden kırmızı ışık gibi. Renkli ve gözle görülebilen bir gaz olarak gösterilmesi ise; nükleer gücün yarattığı tehlikenin, tüm dünyanın haberdar olmasına rağmen hiçbir önlem almamasına bir gönderme olarak algılıyorum.

    Ağlayan İblis

    Nükleer felaketin izleri, bu rüyada da devam ediyor. Bu sefer karanlık savaşın ardından harap olmuş bir dünya karşılıyor izleyiciyi. Bu dünyanın içinde de, felaket nedeniyle mutasyonu uğramış bir insan; iblise dönmüş bir şekilde ortaya çıkıyor. Yönetmen bizlere savaşın insan ve doğa için yarattığı yıkımı, acımasızca göstermek istiyor. Mahvolmuş bir doğa, psikolojik ve fiziksel olarak sağlığını kaybetmiş insanlar ve geriye kalan karanlık bir "hiçlik". Bunun yanında, kapitalizm eleştirisi görmek de mümkün. İsraf ve aşırı tüketimi üzerinden; doğanın gelen son halini yansıtmaya çalışıyor. Nükleer gücün, sınır olmadan kullanılmasının; insanların "güçlerini" israf etmesini anlatırcasına. Zaten burada bir insanın; nükleer güç nedeniyle bir iblise dönüşmesi, bu duruma en iyi örneği yansıtıyor. Aşırı güçten gözleri dönen insanların, bir ürünü olan savaşın bedelini doğa ve masum insanlar ödüyor; dünyanın acımasız düzeninde. Fakat rüyanın sonunda, acı çeken iblisler de görüyoruz. Yarattıkları kaos sonucu oluşan bu "hiçliğin" içinde onlarda acılardan pay alıyorlar, çünkü geriye kendileri için bile yaşanacak bir dünya bırakmıyorlar. Bu rüyayı, II.Dünya Savaşı'nın Japonya'sının bir yansıması olarak görüyorum. Bu savaşta yaşadıkları kayıplar ve bu kayıpların çoğunun Hiroşima gibi bir nükleer bombanın sebep olması ise; yönetmenin bu dönemde yaşadığı psikolojiyi anlamamıza yetiyor.

    Su Değirmeni Köyü

    Ve son rüya.. Bu sefer her şey bambaşka. Tam bir rüyayı yaşıyor izleyici. Herkesin yaşamak istediği dünyayı, aklının daima bir köşesinde tuttuğu ütopyasını anlatıyor. Tabi, Kurosawa'nın kendi ütopyasını izliyoruz fakat kendimizden de bazı parçaları bulmak mümkün elbet. Olgunluğunun zirvesine ulaşıyor; çünkü hayatı sorgulamaktan çok, artık her şeyi hatta ölümü bile kabullendiği bir evreye tanıklık ediyoruz. Bu köyde bizleri yaşlı bir adam karşılıyor. Yaşlı adam, bu köyün belli bir ismi olmadığını söylüyor. Yönetmen bizlere burada, kendi ütopyamızı kurmak için fırsat tanıyor da diyebiliriz. Köyün içinde hiçbir teknoloji mevcut değil. Hatta elektrik bile. Burada yaşayan insanlar, sadece doğanın onlara sunduklarının yeterli olduğunu düşünüyorlar. Yaşlı adam, geceyi ışıklandırıp, gündüze çevirmenin bir manası olmadığını; geceyi gece gibi yaşayıp sadece yıldızların ışığını görmenin yeterli olduğunu söylüyor. Her şeyi tersine çevirdiğimiz dünyayı hatırlatıyor adeta. Her isteğimizi; ihtiyacımız gibi yansıtmamızı düşünüyorum elimde olmadan. Teknolojinin elbette birçok kolaylık sağladığı bir gerçek, fakat elimizden birçok şeyi alıp götürdüğü ise görmezden gelinmeyecek kadar net. Doğayı, emek gücünü belki de saf sevgiyi bile. Her şeyi teknolojinin üzerine yıkmak kulağa tuhaf geliyor elbette ama dolaylı olarak etkisinin olduğu ise inkar edilemez bir gerçek. Rüyaya döndüğümüzde; mutlulukla karşılanan bir cenazeye tanık oluyoruz. Ölümü mutlulukla karşılıyorlar çünkü bu dünyadaki görevlerinin bittiğini düşünüyorlar. Çünkü hepsi belli bir yaşa geldikten sonra ölüyor. Bu yaşa kadar her bir anı üreterek geçiriyorlar ve gözleri arkada kalmıyor tabiri caizse. Genç ölümlerin az olmasının sebebi ise doğa içinde yaşamaları yanı teknolojiden uzak olmaları. Bunun sonunda ne bir savaş onları buluyor, ne bir güç kavgası, ne de nükleer kirliliğinin neden olduğu bir hastalık. Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise; cenazenin başında bir rahip olmadığı vurgulanması. Köyde bir din algısı olmadığını anlıyoruz bu şekilde. Bu durum; ahlak ve hoşgörünün var olması için, bir dine ihtiyaç olmadığını gösteriyor. Kendi mantığımız ve seçimlerimizle yarattığımız ahlak varlığının; insanlığa ve doğaya duyacağımız sevgi için yeterli olduğunu; bunu bir kurallar bütünü içinde değil de, ruhumuzun derinliklerinde aramamız gerektiğini hatırlatırcasına.

    Rüyaların sonunda, kendimi jeneriğe doğru hayran hayran bakarken buluyorum. Çünkü etkisinden kolayca çıkılacak bir film değil. Kurosawa'nın zihninde yaptığım bu kısa yolculukta; onun hisleriyle empati kurma zevkini tatmanın yanı sıra, yaşadığı dönemin dünyasına dair kısa bir tasvir oluşturmayı da başardım zihnimde. Bu kısa yolculukta; kendisini hatırlatmak istercesine her rüyada bir şapka ile karşıladı izleyiciyi. Bu kendisinde de sürekli gördüğümüz bir şapka olduğu için, perdenin önünde onu izliyormuşum gibi hissettim her bir dakikasında. Bu durum duyguların derinliğinin daha çok artmasını sağladı kesinlikle. Çocukluğumuzdaki renkli rüyaların, olgunlaştıkça kararan her evresine geçişinin verdiği hüzün; gerçek hayatın ağırlığının rüyalara bile ağır geldiğinin en güzel örneklerinden biri oldu benim için, Dreams. Kabuslardan uyandığımızda, onlardan kurtulacağımızı bilsek de; rüyaların içinde yaşanan her durumun, bilinçaltımızın bir yansıması olması, gerçeklik payının olduğuna dair bir kanıt niteliğinde adeta. Kurusawa, Dreams ile her rüyanın dolaylı bir gerçeklik olduğunu hatırlatıyor bizlere. Yeter ki, gerçekliğin farkına varın da; gözünüz açıkken gördüğünüz rüyalardan kurtulun dercesine..

    Hoşça kalın!


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.