Advertisement

Platon - Sokrates'in Savunması

Platon - Sokrates'in Savunması
  • 1
    0
    0
    0
    • Şöhreti en ileride gidenlerin gerçekte en geride kaldıklarına, aşağı görülen başkalarının ise idrake diğerlerinden daha yakın durduğuna tanık oldum. 
    • Pek çok güzel şey söylüyorlar, ancak söylediklerini hiç anlamıyorlar.
    • İnsan aklı ya değersizdir ya çok ucuz; bunu söylerken de Sokrates'i kastetmediği çok açıktır, beni örnek olarak kullanmıştır., Sokrates gibi, gerçekte aklının hiçbir şeye ermediğini bilen kişi, içinizdeki en akıllısıdır demek istemiştir.
    • Çünkü ölümden korkmak, ey Atinalılar, akıllıymış gibi yapmanın dik alasıdır; bilmediğini biliyormuş gibi görünmektir. Hiç kimse, ölümün kişiyi bekleyen en büyük iyilik olmadığını bilmediği halde, herkes ölüm başına gelebilecek en büyük kötülükmüş gibi korkar ondan. Kişinin bilmediği şeyi biliyormuş gibi yapması, cehaletlerin en bayağısı değil de nedir?
    • Erdemin varlıktan kaynaklanmadığına, aksine, varlığın ve insana dair mahrem veya açık tüm güzelliklerin erdemden kaynaklandığına ikna etmektir.
    • İyi bir insana, kötüsünden zarar gelmesinin mümkün olmadığına inanıyorum.
    • Çünkü ölüm iki şeyden biridir: Ya ölüler tümüyle yok olacak ve herhangi bir şey duyumsamayacaktır, ya da dedikleri gibi bir değişim meydana gelecek ve ruh bir yerden diğerine geçecektir. Tüm duyulardan yoksun kalmak, rüya bile görülmeyen deliksiz bir uykuya yatmak ise ölüm; harika bir kazanımdır.
    • Çünkü ebediyet tek bir geceye indirgenmiş olmaktadır.
    • İyi bir insana yaşa da ölüm de ceza olmaz ve tanrılar iyi insanların dertlerini göz ardı etmez.
    • En büyük kötülükleri yapabilen kitleler, Kriton, en büyük iyilikleri de yapabilseler, mesele yoktu. Ama şimdi ikisini de yapamıyorlar; insanı ne akıllı kılabiliyorlar ne aptal, karşılarına ne fırsat çıkarsa onu yapıyorlar.
    • Yaşamaya değil, iyi yaşamaya heves etmeliyiz.
    • Çünkü insana kötülük yapmanın, haksızlık işlemekten hiçbir farkı yoktur.
    • İnsanların zevk dedikleri ne anlaşılmaz bir şeydir dostlarım; bir yandan da karşıtı olanla, acıyla öyle harika bir ilişki içinde ki, bir kişide ikisi aynı anda bulunmuyor! Fakat kişi birinin peşine düşer ve onu elde ederse, neredeyse her zaman diğerine de erişmiş oluyor, ikisi tek kafadan birleşiklermiş gibi.
    • Bedende varlık bulan zevklerden uzak kalan kişi, gitgide ölüme yaklaşıyor demektir.
    • Görme ve işitme, insana hakikati bildirir mi, yoksa şairlerin hep dile getirdiği gibi midir, hiçbir şeyi doğru görmez ve işitmez miyiz?
    • Ve ruh şüphesiz ki, hiçbir şeyle rahatsız edilmediğinde - görmek, işitmek, acı, zevk olmadan- mümkün mertebe içine çekilip bedenden koptuğunda, onunla temas edip iletişim kurmadığında, edeni ve kuranı keşfetmeye odaklanmış demektir.
    • Çünkü biz beden yükümüzü taşıdıkça, ruhumuz bu kötülüğün esiri oldukça, arzuladığımız şeye asla erişemeyiz.
    • Savaşlar, ayrılıklar ve çatışmalar yalnızca bedenden ve arzularından çıkar; aramızdaki tüm savaşların tek sebebi zenginleşme arzusudur., zenginleşmeyi de hizmetkarı ve kölesi olduğumuz bedenimiz sebebiyle isteriz.
    • Bir şeyi en arı haliyle kavramak istiyorsak, bedenimizden ayrılmalı ve o şeyi yalnız ruhumuzla değerlendirmeliyiz.
    • Bir şeyin yalnızca beden üzerinden saflıkla bilinmesi mümkün değilse, iki şeyden biri olacak demektir: Y asla bilgiye erişemeyiz ya da öldükten sonra erişiriz; çünkü ruh ancak o zaman bedenden ayrı varlığını sürdürecektir, öncesinde değil.
    • Felsefeyi hakkıyla çalışanlar, ölmeyi çalışmaktadır ve insanlar arasında ölmekten en az korkanlar da onlardır.
    • Yiğitlik, itidal ve adalet, ayrıca tek kelimeyle erdem; bilgiyle, korkular ve zevklerle, benzeri şeylerin olup olmamasıyla beslenir ve bilgiden koparılıp birbirlerinin yerine geçirildiğinde, dışarıdan bir erdem görüntüsü verse de özünde ne hakikat barındırır ne doğruluk.
    • Her şeyin kendi zıddından türetildiğini...
    • Ben uyku ve uyanıklığı düşünüyorum; uyanmak için önce uyumuş olmak, uyumak içinse uyanık olmak gerekiyor; üreme şekilleri ise birinde uyanmak, diğerinde ise uykuya dalmak.
    • Ölümün zıddını yaşamak...
    • Çünkü şeyler sürekli birbirleriyle yer değiştirmese, bir daire içindeymiş gibi dönmese de, üretim sadece bir şeyden zıddına doğru olsa, dolaşıp ya da aynı yolu geri gidip diğerine dönmese, uzun vadede her şey aynı biçime, aynı duruma indirgenir ve ortadan kalkar.
    • Bir şeyi bilmek demek, onu hatırlamak ve unutmamak demektir; bilginin kaybı hiçlik değil midir...
    • Öğrenmek dediğimiz şey, kendi bilgimizi geri kazanmak değil midir?
    • Ya hepimiz bu bilgiyle doğuyor ve bunu ömrümüz boyunca koruyoruz ya da sonradan öğreniyoruz; böyle diyenlerin aslında tek yaptığı hatırlamak ve öğrenme dedikleri şey de anımsamaktır.
    • Ruhlarımız, insan bedenine bürünmeden önce de vardı, bedenden ayrı yaşıyordu ve zekaya sahipti.
    • Ruh önceden varsa, hayata girerken ve doğarken ölümden türetilmiş olması bir zorunluluksa, tekrar üretileceğine göre ölümden sonra varlığını sürdürmemesi mümkün müdür?
    • Ruh ve beden bir arada olduğunda, doğa bedeni hizmetkar olup boyun eğmeye, ruhu ise hükmedip irade göstermeye sevk eder. Sence bunların hangisi tanrısal, hangisi ölümlüye yakındır? Tanrısalın hükmedip irade göstermesi, ölümlünün hizmetkar olup boyun eğmesi doğal olanı değil midir sence de?
    • Ruh; tanrısal, ölümsüz, akıllı, bölünmez, bütün ve hep aynı halde olana yakınken, beden ise insansı, ölümlü, akılsız, bölünmüş, parçalı ve hep hal değiştirene yakındır.
    • Bedenden kirlenmiş ve bozulmuş bir şekilde; bedenle sürekli bir arada bulunmuş, ona hizmet edip onu sevmiş, arzuları ve zevkleri yoluyla ondan büyülenmiş ve kişinin elle tutup gözle görebileceği, yiyip içebileceği, diğer duyularıyla algılayabileceği tensel olanın dışında hiçbir gerçeklik olmadığına inanarak; karanlık ve görünmez olanı, zihinsel ve felsefi çabayla algılanabileni, alışageldiği korkuyla kendinden uzak tutarak ayrılan bir ruh, kendi başına ve temiz bir şekilde ayrılmış sayılabilir mi?
    • Üstelik böyle yerlerde dolaşmaya mahkum olanlar iyilerin değil kötülerin ruhlarıdır, geçmiş kötülüklerinin bedelini ödemektedirler; bir süre dolandıktan sonra, bedenselliği tatmış olmalarından gelen arzunun eseri olarak bir başka bedenle buluşurlar, kimi zaman da sağlıklarında benzer davranışlar sergiledikleri bir hayvanla.
    • Ancak bu hayattan arı ve temiz ayrılmış herkesin tanrılar katına çıkması mümkün değildir; felsefe okumamışlar değil, bilgiyi gerçekten sevenler çıkabilir.
    • Gerçek filozofun ruhu, bu müdahaleye karşı çıkmamak gerektiğini düşündüğünden, zevklerden ve arzulardan, kederden ve korkulardan mümkün mertebe çekinir; kişinin fazla heyecanlı veya telaşlı, kederli veya arzunun tesirinde olduğunda, herkesin aklına gelebileceği gibi hastalanarak veya arzularının peşinde malını israf ederek kötülüğe uğramanın yanı sıra, kötülüklerin en büyüğüne çatacağını ve en fenası da çektiğinin farkına bile varmayacağını bilir.
    • Çünkü her acı ve zevk adeta bir çivi olup ruhu bedene rapetmektedir; böyle bedene bağlanan ruh bedenselleşir ve beden neyi doğru gösterirse onu doğru bilmeye başlar. Bedenle aynı görüşleri edinip aynı şeylere sevinerek bence benzeri bir huy kazanır ve aynı şekilde beslenir; bunun sonucunda da Hades'e arı bir şekilde değil, ancak bedenle kirletilmiş olarak ulaşabilir ve hızla bir başka bedene düşerek tohumu atılmış gibi serpilir ve nihayetinde tanrısal, arı, yekpare olanla bütün bağını kaybeder.
    • Bilakis arzuları dindirip aklın yolunu takip ederek, ondan hiç sapmayarak; hakkında görüş yürütüleni değil, hakikati ve tanrısal olanı düşünerek ve ondan beslenerek, ömrü oldukça bu şekilde yaşayacağını, öldüğünde ise kendisine benzer, akraba bir öze dönüp insan kötülüklerinden kurtulacağını bilir...Ruhun bu konulara eğilirken, bedenden ayrıldığında parça parça olacağından, rüzgarda savrulacağından, varlığının sona ereceğinden korkmasına mahal yoktur.
    • Akıldan nefret eder hale gelmeyelim; çünkü insanın başına akıldan nefret etmekten büyük bir kötülük gelemez. Akıldan nefret ile insandan nefret, bir kaynağın iki suyudur. İnsandan nefret, bir kişiye yeterince tanımadan dürüstlük, içtenlik, sadakat atfedip büyük bir güven besledikten sonra, zamanla onun sahtekarlığını ve ihanetini görünce; aynısını bir başkasında, sonra bir başkasında daha görünce serpilir içimizde. İnsan bunu sık yaşayınca, özellikle de en yakını, en samimi dostu bildiklerinden görünce, bir zaman sonra tökezleye tökezleye herkesten nefret eder hale gelir ve kimsenin kişiliğinin sağlamlığına güvenmez olur. Sen hiç denk geldin mi böylesine?
    • Ortada doğru ve sağlam, kişinin anlayabileceği gibi bir muhakeme varsa, sırf zamanında kendisine bir doğru bir yanlış görünen önermelerle karşılaştı diye, o insanın kendi bilgi ve beceri eksikliğini değil de önermeleri suçlaması, acıları katlana katlana hayatını önermelerden nefret ederek ve onları düşman görerek geçirmesi, eşyanın bilgisi ve hakikatinden mahrum kalması çok üzücü olmaz mı?
    • İnsan, gerçek sebeple, sebepmiş gibi görünen şeyi ayıramaz; çoğu kişi gibi karanlıkta el yordamıyla, olur olmadık isimler çağırarak, onlara bir sebep yakıştırmaya çalışarak çırpınır durur.
    • Çünkü bence güzellikten başka güzel olan bir şey varsa, sırf o soyut güzellikten sebepleniyor oluşu nedeniyle güzeldir; başka hiçbir sebepten ötürü güzel değildir ve bu her şey için geçerlidir.
    • Bir şey güzelse, güzellikten ötürü güzeldir? 
    • Nedir o halde? Bire bir eklediğinde, iki olmasının sebebi toplamıdır ya da bölündüğünde bölmedir demekten çekinmez misin; bir şeyin olduğu şey her neyse onun özünden sebeplenmek dışında hiçbir sebepten var olamayacağını bas bas bağırmaz mısın; madem öyle, birin iki olmasına sebep olarak ikilikten sebeplenmesi dışında başka bir şey öne süremezsin; keza birin bir olmasının sebebi de birliktir dersin; toplamaları, çıkarmaları, diğer ince işleri, senden akıllı insanlarca verilecek cevaplar olarak bir kenara iter, kendi deneyimsizliğinden ve gölgesinden korkan biri olarak, tartışılmaz gerçeklerin güvenliğine sığınıp bu şekilde cevap vermez misin? Biri önermene karşı çıkacak olursa duymazdan gelir, sonuçlarını değerlendirene kadar cevap vermekten kaçınır, sence muhalif mi muvafık mı anlamaya çalışmaz mısın? Öte yandan bir gerekçe sunman ihtiyacı ortaya çıkarsa, birtakım daha yüce değerlere dayandırdığın ikinci bir önermeye sarılıp yeterli bulunacak bir sonuca varana kadar bunu kullanmaz, aynı zamanda da hakikate ulaşmak istiyorsan, bazı laf ebelerinin yaptığı gibi, ilk ileri sürdüğün önermeyi ve onun dayanaklarını laf kalabalığına getirip unutturmaya çalışır mısın? Belki onlar kendi akıllarında her şeyi birbirine karıştırmayı, aynı zamanda da kendilerinden hoşnut kalmayı başardıklarından, bunları görmez ve umursamazlar bile. Fakat kendine filozofum diyenler bu anlattığım şekilde davranır.
    • Birinin küçüklüğünü kendi büyüklüğüyle geride bırakır, diğerinin büyüklüğü karşısında ise kendi küçüklüğü altta kalır.
    • Karşıtlar hiçbir zaman karşıtlarına dönüşmüyor; ya oldukları gibi sürüp gidiyorlar ya da yok oluyorlar.
    • Bu karşıtlar, birbirini kabullenmemekle kalmıyor; birbirine karşıt olmayan ama hep bir zıtlık içeren şeyler de, kavramın karşıtını kendi içlerinde barındırdıkları düşüncesini kabul etmiyorlar ve yaklaştığını gördüklerinde ya kaçıyor, ya yok oluyorlar.

    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.