Advertisement

Toprak Ananın Kollarında

Toprak Ananın Kollarında
  • 4
    0
    0
    2
  • İnsan hep bir yerlerde kendini arar. Bu aidiyet arzusu genellikle doğduğumuz yerde kollarını etrafımıza sarmış bizi en ilkel haliyle bekler. Aslında çoğu kişi bu duyguyla mutludur, bununla da yetinir. Kendisi için yaratılmış bu küçük ama güzel dünya çoğu zaman onun için dört dörtlüktür. Hayat burada kurulur, çocuklar doğar ve sevgiyle burada büyür, bir şehrin göğsüne gömülürken bedenler, yeni nesiller bu devralınan sıcacık sevgide büyür.


    Tabii bu her zaman böyle değildir.


    Aileler mutlak bir iktidarla çocuklarının yakasına yapışırlar. Onların da kendileri gibi olmaları ve yanlarından gitmemeleri için her türlü şeyi yaparlar. Dertleri çocuklarıdır, bazen akraba baskısı, çoğu zaman gerçek bir iyi niyetle çocuklarının akıbetidir düşündükleri. Bu uğurda çok ileri giden aileler olur ve normal sınırı aşılır ki bunlar her birimizin gözlerinin önüne serilir: Aile yılı olması gerekn yılda bir sürü çocuk gelin/ damat olur, genç kızlar "namus" saçmalığı altında şiddet görür ve hissetmedikleri cinsiyetten çıkan neredeyse her birey lanetlenir, sebepleri ise inançlarıdır.


    Çünkü onlar çocuklarını düşünürler.


    Sınır tanımamazlığın ne seviyelere gelebileceğini en uç noktalarda gördüğümüz bu günlerde insanlar kafalarını dağıtsınlar ve düşünsünler diye buraya yazıyorum. Ama gördüğüm haberler damarıma basıyor, "üst akıl" bunca canı kendi "doğruları" yüzünden adaletsizce aramızdan alıyor ve biz şansına yaşayanlar öylece izliyoruz.


    Komik bir şekilde sadece izliyoruz.


    Yorgunum açıkçası. Yaşıtlarımın imkansızlıklar içinde imkan yaratmaya uğraşırlarken öldürülmelerinden, hepimizin aptalca ekranları sadece izlemesinden, çocuklar öldürüldüğünde dahi taraftarlarına sadık kalan ve bu sadakatin sebebinin "çıkarlar olmasından", intihar etmeden önce iki gencecik kızı aramızdan alan ve sonra davasına takipsizlikle kapatıldığı halde kimsenin artık bu durumu konuşmamasından, depremzedelerin halen konteynırda yaşarken o insanları tehdit eden kelimelere karşın sadece susmamızdan çok yorgunum.


    Korkuyoruz. 


    Halbu ki geçenlerde yıl dönümünü kutladığımız İstiklal Marşı'nın ilk kelimesiydi "Korkma!"



    Neden korkuyoruz sahiden? Düşünmeden edemiyorum, hepimiz pesimist bir şekilde ayakta otobüslerde sıkış tıkış giderken bizi kim korkutuyor? Dünyanın en çok vergi toplanan ülkesi olmamız mı? Yoksa geçenlerde soğuktan vefat eden 70 yaşındaki öğretmen gibi ölmekten mi korkuyoruz? Ya da daha kötü senaryolarda bulunmaktan  mı korkuyoruz? Hepimiz ailelerimizin evlerine ansızın düşecek bir ateş olmaktan korkuyoruz ve bunun birçok sebei varken esas sebebe bakmıyoruz.


    Büyük birader bizi izliyor! O, her yerde.


    Gülmeden edemiyorum, insan İspanya ve Yunanistan'a bakınca da özenmeden edemiyor. Yazmadan edemiyorum, haberlere bakmayayım sinirlenmeyeyim diyorum ama Çanakkale'nin öyküleri uğulduyor kulaklarımda. Atalarım hiçbir yerde olmasalar bile bu topraklar için şehit olmuşken, benim zihnimde halen gerçekler. Onları düşününce dahi ürperen tenimle düşünmeden edemiyorum ben, biz neden korkuyoruz?


    Ailemden oldukça uzağım. Beni kucaklaması ve sımsıcak hissetirmesi gereken güzelim Karadeniz bana sadece soğuk dalgalarını bahşetti. Şimdi benim tek ait hissettiğim yer denizler ve tüm Dünya. İnsanlar bunca olasılık denizi içinde sıcacık topraklara sadık kaldığında hayret ediyorum ama saygı da duyuyorum, netice de herkes benim gibi denizlere atılmış değil. Ben o kadar uzun zaman ait hissetmedim ki gittiğim her mekana, okuduğum kelimelerde tanıştığım yazarlar bir nebze de olsa beni anladılar. Şimdi yüzüme kan kokusu çarpan bu topraklarda, yakın tarihlerde kendilerini ait hissetikleri ve çocuklarına papatyalı bir gelecek bırakmak isteyen atalarımı düşünüyorum.


    Onlardan bağımsız olmalı belki de. Ben neticede bu toprakların yükünü sırtlanırsam nasıl bakarım bunca ağırlıkla Dünyaya? Dünya da şimdiden gelecekleri çalınan nesillerin hayaletleriyle dolu: Geçmiş ve gelecek ızdırap dolu distopyalar olarak var oluyor beynimde.


    Bunca kaosun içinde sıradan hayatlara gözümü dikmiş bulunuyorum. Daha önce de dedim ya, apartman dairlerinin sıcak ışıklarından biri olmak istiyorum: Gerçekten göründüğüm gibi olmak istiyorum. 


    Sustuğumuz her şeye rağmen yaşarken ve bu yükü paylaşabilmek için çaresizce topluluklar kurmaya çalışırken ben çaresizce gözlerimi kendime çevirdim. Bu işlerden pek anlamıyorum bence, kimisi için aptal, kimisi için hayal perest, kimisi içinse cesurum. Herkes kendisinde özlemini duyduğu şeyler görüyor bende. Ben de derin karanlıklardan gök yüzündeki yıldızlara dokunan çocuk görüyorum. Belki her şey bir yük bu küçük omuzlara ve herkesin artık boş ver diyerek geçiştirdiği konuları dert yapmaya devam ederken bu gözler ve eller belki de sanatla çözebilir bir şeyleri.


    Bunca sert kayayı da yontan sabırla ona çarpan su taneleri değil midir zaten?


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.