Bazı ölümler vardır; takvim yapraklarından silinmez, haber bültenlerinde eskimez. Bazı isimler vardır; birer biyografi değil, birer tanıklıktır. Nazım Daştan ve Cihan Bilgin, işte o isimlerden. Onlar katledildikleri gün gazetecilik bitmedi; aksine, hakikatin bedelini bir kez daha hatırlattı.
Rojava’da bir araç hedef alındı. O araçta sadece iki insan yoktu. O araçta Kürt halkının hafızası, Ortadoğu’nun kanlı gerçeği ve sansürlenmek istenen bir gelecek vardı. SİHA’dan atılan füze, sadece canları almadı; bir mesleğe gözdağı, bir halka susturma mesajı vermek istedi. Ama tarih bize defalarca gösterdi: Hakikate atılan her kurşun, daha gür bir sesi doğurur.
Nazım Daştan, gazeteciliği masa başında öğrenmedi. O, kamerasını bombaların gölgesinde tuttu, defterini enkazların arasında açtı. Rojava’da, Kobanê’de, Afrin’de; DAİŞ’in karanlığına karşı direnen halkların yanında durdu. Devletlerin inkâr ettiği, görmezden geldiği, çarpıttığı gerçekleri kayda aldı. Bu yüzden hedef oldu. Çünkü Nazım’ın kalemi, yalnızca yazmıyor; ifşa ediyordu.
Onu tehlikeli yapan şey silahı değil, hafızasıydı. İktidarların en çok korktuğu şey de budur zaten: Unutmayanlar.
Cihan Bilgin ise genç yaşına rağmen savaşın ortasında pişmiş bir gazeteciydi. Haseke’de, Kobane’de, Rojava’nın görünmeyen sokaklarında haber peşindeydi. Elektriği kesilen kantonları, bombalanan değirmenleri, susuz bırakılan halkları yazdı. O, savaşın büyük manşetlerini değil; savaşın halk üzerindeki gündelik yıkımını anlattı. Bu yüzden tehlikeliydi. Çünkü Cihan’ın haberleri, rakamlardan değil, yaşamdan oluşuyordu.
Onlar tarafsız değildi. Çünkü bu coğrafyada tarafsızlık çoğu zaman zalimin yanında durmaktır. Nazım ve Cihan, hakikatin tarafındaydı. Ezilenin, sesi kısılanın, bombalananın yanındaydılar. Gazeteciliği bir kariyer değil, bir sorumluluk olarak gördüler.
Bugün onların şehadet yıl dönümünde sorulması gereken soru şudur:
Bu coğrafyada neden gazeteciler öldürülüyor?
Çünkü gerçek, pahalıdır.
Çünkü hakikat, füzelere sığmaz.
Çünkü Kürtlerin yaşadığını yazmak, hâlâ “suç” sayılıyor.
Ama şunu bilsinler: Nazım Daştan’ın çektiği fotoğraflar hâlâ dolaşımda. Cihan Bilgin’in geçtiği haberler hâlâ okunuyor. Ve onların bıraktığı yerden yeni kalemler, yeni kameralar, yeni yürekler yola çıkıyor.
Onlar düştü ama gazetecilik ayağa kalktı.
Onlar susturulmak istendi ama hakikat çoğaldı.
Nazım Daştan ve Cihan Bilgin, sadece öldürülen gazeteciler değil; yaşatılan bir mesleğin onurudur. Onların adı, artık birer imza değil; bir direniş biçimidir.
Şehadetleri, münferit bir olay değil; susturma rejiminin imzasıdır.
Ve biz biliyoruz:
Hakikat, hedef alınsa da ölmez.



Yorum Bırakın