Bir insanı öldürmek, onu yaşamdan zorla çekip almaktır.
Peki ya bir insanı yaşama zorla itmek?
Toplum, katilliği en büyük suçlardan biri olarak kodlamıştır. Çünkü katil, başkasının kaderine müdahale eder; onun yaşama hakkını elinden alır. Ancak çok daha az sorgulanan, hatta kutsanan bir başka müdahale vardır: bir çocuğu dünyaya getirmek. Oysa bu da bir kader tayinidir. Üstelik geri dönüşü olmayan, rızasız ve telafisi imkânsız bir kader.
Bu nedenle rahatsız edici ama kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar:
Bir can almak nasıl cinayetse, bir can yaratmak neden masum kabul edilir?
Rıza Olmadan Başlayan Bir Hayat
Hiçbir insan doğmak için rıza vermez.
Hiçbir bebek, “acıya, kayba, ölüme, hayal kırıklığına, korkuya ve kaçınılmaz sona razıyım” demez.
Bir çocuğu var etmek, ona yalnızca hayatı değil; ölümü, hastalığı, yalnızlığı, başarısızlığı, yas tutmayıve en nihayetinde yok oluşu da hediye etmektir. Bu paketin hiçbir maddesi iptal edilemez. İnsan doğduğu anda ölüm cezasını alır; yalnızca infaz tarihi belirsizdir.
Bu açıdan bakıldığında ebeveyn, masum bir yaratıcı değil, kaderi başlatan faildir.
İyi Niyet Cinayeti Diye Bir Şey Var mıdır?
Elbette anne babalar “iyilik” yaptıklarına inanır.
“Sevgi vereceğim”, “daha iyi bir hayat sunacağım”, “mutlu olacak” derler.
Ama tarih bize şunu öğretmiştir:
İyi niyet, sonuçları masum kılmaz.
Bir insanı öldüren biri de bazen “acı çekmesini engellemek” ister. Yine de bu onu katil olmaktan kurtarmaz. Çünkü belirleyici olan niyet değil, başkasının kaderi üzerinde mutlak yetki kullanılmasıdır.
Çocuğu var eden ebeveyn de aynı yetkiyi kullanır. Aradaki tek fark, ölümün gecikmiş olmasıdır.
Hayat: Geri Alınamayan Bir Hediye
Toplum, hayatı “armağan” olarak tanımlar. Oysa gerçek armağan, reddedilebilendir.
Hayat reddedilemez.
İnsan, istemediği bir oyuna zorla dahil edilir. Kurallar önceden yazılmıştır. Oyunu terk etmek ise hem biyolojik hem ahlaki hem de toplumsal olarak cezalandırılır. Böylece varoluş bir lütuf olmaktan çıkar, zorunlu bir yükümlülüğe dönüşür.
Bu bağlamda doğum, sevgi dolu bir başlangıç değil; kaçınılmaz bir mahkûmiyetin ilk adımıdır.
Her Anne Baba Bir Fail midir?
Bu soru ahlaken dayanılmazdır, bu yüzden bastırılır.
Çünkü ebeveynliği sorgulamak, insanlığın en dokunulmaz mitlerinden birine dokunmaktır.
Ama etik düşünce tam da burada başlar:
Dokunulmaz kabul edileni sorguladığımız yerde.
Bir çocuğu dünyaya getiren herkes, bilerek ya da bilmeyerek şunu yapar:
“Benim arzum, senin tüm varoluşundan daha önemlidir.”
Bu arzu sevgiyle süslenmiş olabilir, gelenekle meşrulaştırılmış olabilir, biyolojiyle açıklanmış olabilir. Ama özünde hâlâ aynıdır:
Başkasının hayatı üzerinden verilen tek taraflı bir karar.
Bu yüzden ebeveynlik, masum bir eylem değil; etik açıdan kirli bir ayrıcalıktır.
Katillik ve Yaratıcılık Arasındaki İnce Çizgi
Katil, yaşamı keser.
Ebeveyn, yaşamı başlatır.
Ama her ikisi de şunu yapar:
Başkasının varoluşuna kendi iradesini dayatır.
Biri anı sonlandırır, diğeri süreci başlatır.
Biri ani bir şiddettir, diğeri uzun vadeli bir trajedi.
Bu yüzden asıl soru şudur:
Hangisi daha ağırdır?
Bir hayatı almak mı, yoksa bir hayatı tüm acılarıyla birlikte kaçınılmaz kılmak mı?
Sessiz Bir Suç Ortaklığı
Bu deneme kimseyi suçlamak için değil, herkesi rahatsız etmek için yazıldı. Çünkü insanlık, ancak rahatsız olduğunda düşünür.
Belki de gerçek etik erdem, yeni hayatlar yaratmakta değil;
yaratmamayı göze alabilmekte yatar.
Ve belki de en büyük şiddet, bağırarak değil;
doğumhanelerde, alkışlar arasında ve iyi dileklerle işlenir.
Sessizce.
Meşru görünerek.
Ve neredeyse hiç sorgulanmadan.



Yorum Bırakın