Atina'nın Huysuz At Sineği: Sokrates
M.Ö. 5. yüzyılda Atina’da yaşayan derin bir kimlik olan Sokrates, felsefeyi gökyüzünden yeryüzüne indiren adamdır. O dönemde doğa olaylarını açıklayan düşünürlerin aksine, bakışlarını insanın içine çevirmiş; erdem, adalet, bilgi ve ahlak üzerine yoğunlaşmıştır. Sokrates’i tarihin en büyük filozofu yapan şey, çok şey bilmesi değil, neyi bilmediğini bilmesidir.
"Bildiğim Tek Şey, Hiçbir Şey Bilmediğimdir"
Onun felsefesinin kalbinde bu ünlü paradoks yatar. Sokrates, insanların "bildiklerini sandıkları" kavramların aslında ne kadar içi boş olduğunu kanıtlamak için Atina pazarında (Agora) herkesle sohbet ederdi. Siyasetçilere adaleti, askerlere cesareti sorar; aldığı cevapları sorularıyla öyle bir analiz ederdi ki, karşıdaki kişi sonunda aslında hiçbir şey bilmediğini fark ederdi. O, kendisini bir "at sineği" olarak tanımlardı: Uyuşuk bir ata benzettiği toplumu, iğneleyici sorularıyla sokarak uyandırmaya çalışan bir uyarıcı.
Sokratik Yöntem: Zihinsel Doğum Sancısı
Annesi bir ebe olan Sokrates, kendisinin de bir "ruh ebesi" olduğunu söylerdi. Ona göre kimseye yeni bir şey öğretilemezdi; bilgi zaten insanın ruhunda gizliydi. Sorular sorarak insanın içindeki o doğru bilgiyi gün yüzüne çıkarmaya çalışırdı. Bu yönteme (Maieutik) göre, doğru sorular sorulduğunda en bilgisiz insan bile kendi içindeki hakikate ulaşabilirdi.
Bedel Ödenen Bir Yaşam ve Ölüm
Sokrates’in bu sorgulayıcı tavrı, kurulu düzeni ve otoriteyi rahatsız etti. Gençlerin ahlakını bozmak ve şehrin tanrılarına inanmamakla suçlandı. Mahkemede özür dileyip felsefe yapmaktan vazgeçseydi kurtulabilirdi. Ancak o, "Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez," diyerek ilkelerinden ödün vermedi. Baldıran zehrini kendi elleriyle içerek ölüme giderken bile sakinliğini korudu; çünkü o, bedenin ölümlü, ruhun ve hakikatin ise ölümsüz olduğuna inanıyordu.



Yorum Bırakın