O Kaçınılmaz "Fikir"
Hikaye, bir adamın suçundan ziyade, zihnine çakılan o devasa çiviyle başlar: İdam. Gardiyanlar kapısını kilitler ama asıl hapis, beyninin içindeki o tek kelimedir. Hugo bizi mahkumun geçmişine, ne işlediğine veya adının ne olduğuna götürmez; çünkü o an mahkum artık bir "insan" değil, infaz sırasını bekleyen bir "dosya numarası"dır.
Koridordaki Adım Sesleri
Kitabı yaşarken duyduğun o sesleri hatırla:
- Zamanın Zulmü: Dışarıda hayat akarken, saatler tıkır tıkır işlerken, mahkum için her saniye celladın ayak sesi gibidir.
-Toplumun İkiyüzlülüğü: Pencereden dışarı baktığında gördüğü kalabalık korkunçtur. Bir insanın can verişini "seyirlik bir eğlence" gibi bekleyen o kitle, aslında giyotinin gerçek bıçağından daha keskindir.
- Küçük Marie: Belki de hikayenin en can yakıcı noktası kızıyla olan karşılaşmasıdır. Kendi evladının seni tanımaması, ölmeden önce mezara girmekle eşdeğerdir. O an anlarız ki; devlet sadece bir suçluyu değil, bir babayı, bir geçmişi ve bir geleceği yok etmektedir.
Neden Bu Kadar Sarsıcı?
Hugo burada bir "adalet" tartışması yapmıyor; o bize "yaşam hakkının kutsallığını" savunuyor. Bir insanın, başka bir insanın ne zaman öleceğine karar vermesinin yarattığı o soğuk bürokrasiyi yüzümüze çarpıyor.
"Bana ne yaptınız? Beni bu karanlığa neden gömdünüz?" diye sormaz mahkum; o sadece gün ışığını, kızının kokusunu ve yaşamanın o basit sıradanlığını özler.
Benim Yorumum: Bir Sessiz Çığlık
Bu kitap bence bir kurgu değil, bir manifestodur. Hugo, okuyucuyu mahkumun yanındaki boş sandalyeye oturtur. Kitap bittiğinde mahkumun giyotine gidişini izlemezsin; o bıçağın senin de boynunun üzerinde soğuk bir gölge gibi beklediğini hissedersin. Adalet kılıcı bazen o kadar körleşir ki, sadece suçluyu değil, insanlığı da kesip atar.
Sence mahkumun kimliği ve suçu bilinseydi, ona karşı bu kadar derin bir empati kurabilir miydik, yoksa biz de o meydanda bekleyen kalabalıktan biri mi olurduk?



Yorum Bırakın