Meşguliyetle Kendini Aklayan Toplum
Bu toplum çalışmıyor; kendini meşgul ederek temize çıkarıyor. Herkesin bir bahanesi, herkesin dolu bir günü var. Ama ortada ne derin bir fikir, ne sağlam bir iş, ne de kalıcı bir iz görünüyor. Meşguliyet, toplu bir vicdan rahatlatma biçimine dönüşmüş durumda.
Herkes bir yerlere yetişiyor ama kimse bir yere varmıyor. Sürekli konuşan ağızlar, sürekli çalan telefonlar, sürekli akan gündemler… Gürültü var, anlam yok. Çünkü bu düzen düşüneni değil, koşanı ödüllendiriyor. Durup düşüneni değil, görünürde hareket edeni alkışlıyor.
Toplum üretimi değil, görünürlüğü kutsuyor. Ne yaptığı değil, ne kadar göründüğü önemli. Ne ürettiği değil, ne kadar paylaştığı değerli. Herkes sahnede ama ortada bir eser yok. Atölyeler boş, vitrinler dolu.
Meşguliyet burada masum değil; bilinçli bir kaçış. İnsanlar “zamanım yok” derken aslında “yüzleşmek istemiyorum” diyor. Çünkü üretmek hesap vermektir. Çünkü üretmek, insanı eleştiriye açar. Meşguliyet ise kalabalığın içinde kaybolma lüksü sunar.
Bu yüzden herkes fikri varmış gibi konuşur ama kimse fikrinin arkasında durmaz. Herkes değişim ister ama kimse bedel ödemek istemez. Herkes yorgundur ama bu yorgunluk emeğin değil, savrulmanın yorgunluğudur. Boşa harcanmış enerjinin sızısıdır.
Toplum hızlandıkça derinlikten nefret eder hâle geldi. Yavaş olan sıkıcı, sessiz olan anlamsız, derin olan zahmetli sayılıyor. Oysa gerçek üretim sessizdir, yavaştır ve sabır ister. Bu yüzden azdır. Bu yüzden değerlidir.
Ve belki de en sert gerçek şudur: Bu kadar meşgul bir toplum, aslında çalışmamak için elinden geleni yapıyordur. Çünkü üretmek insanı değiştirir. Meşguliyet ise olduğu yerde tutar. Bu düzen değişim değil, devamlılık ister. Gürültüyle ayakta kalır, boşlukla beslenir.
Sonunda ortaya çıkan şey şudur: Takvimleri dolu, içi boş insanlar. Çok konuşan, az düşünen; çok koşan, hiç varamayan bir kalabalık. Meşguliyet burada bir durum değil, bir kimliktir. Ve bu kimlik, üretimsizliğin resmî ilanıdır.



Yorum Bırakın