Sonunda Eliza Clark ile tanıştım, tabii ki bu sevgili Burak’ın ve Zeynep’in kitap kulübü sayesinde gerçekleşti ve ay sonu toplantımızı bekliyorum heyecanla. Kefaret hakkında konuşacağımız çok şey var çünkü. Ve bu kitabı okuduğum sırada konuşacağımız çok şey olacağını düşünmüyordum doğrusu, ama beni yanıltmayı başardı. Edebi anlamda doyurucu olmamasına rağmen alt metni oldukça güçlü bir roman… Küçük ama etkisi büyük grubumuzda, kitap hakkında dönen muhabbetleri okuyorum keyifle ve eserin derinlerine inildikçe yeni şeyler öğreniyorum. Clark ve kitabı hakkında müthiş içerikler paylaşılıyor grupta, tüm bunlar kurguyu içselleştirme imkânı sunuyor. İlk kez elime aldığımda basit bir kurgu diye nitelendirdiğim Kefaret, detaylı bir incelemeyi hak ediyor.
Kulübümüzün ilk kitabı olduğu için bir an önce okuyup bitirmek hem de kafamı dağıtmak amacıyla başlamıştım Kefaret’e. Okumaya başlar başlamaz doğru bir seçim yaptığımı anladım. Edebi hazzı ve o tutkuyu yaşamayı ne kadar sevsem de hiç öyle bir kitap okuma modunda değildim; ailemizde yaşanan ani ve üzücü bir kayıp nedeniyle kendimi bile unutacağım ve sürükleyici bir atmosferi olan bir şeyler okumak istiyordum sadece. Arayışa bile geçmedim, okuma kulübüm hemen imdadıma yetişti ve Kefaret sahne ışıklarının tam ortasındaydı.
Clark ile aramızda iki yaş var ve kitabı bitirdiğimde onu kıskandım, yaşıtlarımın eserlerini her okuduğumda sıklıkla yaşadığım bir şey bu. Bir gün yazar olacağım düşüncesi bana ütopik geliyor sanırım, yine de kıskanmam iyi bir şey, kendimden bu konuda beklentilerim var demek ki. Yaş konusuyla giriş yaptım, çünkü şu an yaşadığım dünyada akranımın yazdığı bir kitabı okumak ve bunu yorumlamak büyük bir nimet. Nedenleriyse, kitaplığımda onlarca kitap okunmayı bekliyor ve hepsine vakit yetecek mi bilmiyorum, ayrıca her şey çok hızlı akıyor. Neyse, edebiyatın köklerine inmeyi seviyorum ama bazen oralarda o kadar çok oyalanıyorum ki, çağımızın insanına değinen ve modern toplumun sorunlarına odaklanan kitapları göz ardı ediyorum. Halbuki yaşadığımız şimdi anı sürekli değişiyor, geçmişe dönüşüyor ve takip etmek de güçleşiyor, özellikle hız çağında bu çok daha zor. İşte edebiyat burada devreye giriyor; bir romanın içine girip o dönemi anlamak ve analiz etmek her anlamda mümkün çünkü. O zaman bu çağda bir şeylere yetişmeye çalışırken günümüzde yazılan kaynaklarla o anları yakalayabilmek çok daha kolay. Çağımızın modern suç edebiyatını okumak, tanık olduğumuz dünyanın çarpıcı ve gerçek bir yansıması.

2016 yılında 16 yaşındaki genç bir kızın öldürülmesiyle başlıyor her şey. Üç genç kızın bulaştığı bu cinayetin derinlerine inildikçe akla hayale sığmayacak eylemlerle ve olgularla karşı karşıya kaldım. Okuduğum bu cinayet vakası ve detayları tabii ki bir kurmacadan ibaret. Ama Clark’ın başarısı bu kurguyu gerçek bir şeye dönüştürmesi: True crime podcast’leri ve belgeselleri, Tumblr ve benzeri sosyal medya uygulamalarında anonimlik ve özentilik, gerçek suçlar hakkında yapılan ilginç paylaşımlar, suçlar hakkında yazılan ve üretilen hikâyeler, bilgisayar oyunları ve daha birçok malzemeyle sanki gerçek bir suçun anlatısını okuyormuşum hissini verdi bana. Fakat bir gazetecinin bakışından okuduğum için gerçekçiliği ve rahatsız ediciliği her sayfada artarak devam etti. Gerçek suça ilgi duymadım hiç. Ne kadar polisiye edebiyatı sevsem de, dedektiflik hikâyelerine düşkün olsam da iş gerçeğe geldiğinde ne podcast dinledim ne de belgesel izledim. X’te bu konularda yazılmış flood dizisi okumak beni dehşete düşürüyor, yani bir cinayetin yüzeysel bilgileriyle karşılaşmak bile beni derinden etkiliyor. Hayatımda ‘’Tumblr girl’’ dönemi de olmadı. Hiçbir karakterle de bağ kuramadım belki bu yüzden. Empati insanı olduğum halde üstelik. Sosyal medyanın betalığından zirveye ulaştığı bu zamana değin buradaydım, 90’lar kuşağı olarak internetin gelişimine çok yakından şahit olduk. Kefaret’in kullandığı malzemelere ve terimlere yabancı değilim ama buz dağının görünmeyen kısmında yokum. Kitaptaki ergenleri de ebeveynleri de anlamaktan uzağım biraz, tam ortalarındayım çünkü: İki grubun da bir parçası değilim.
Yine de akran zorbalığı ve aile iletişimi konularında ben de dertlendim, çoğumuzun yaşadığı travmalar bunlar. Ya çevreden ya da aileden gelen çocukluk travmaları… Sosyal medyanın etkisi de artık o kadar kapsayıcı ki insanlar sınıfsal ayrımı daha yoğun bir şekilde hissediyor. En çok etkilenenler ise çocuklar oluyor. İngiltere’de hayali bir kasabada işlenen bu cinayetin perde arkasında çok gerçek ve acı olgular var: Politika, iptal ve linç kültürü, cinsel taciz ve tecavüz, pedofili, ırkçılık, sınıf ayrımcılığı, adaletsizlik, dijital iz ve dijital cep cehennemi gibi. Günümüzün bir özetini sunuyor sanki kitap. Her gün uyandığımızda gördüğümüz haberler gibi tıpkı; sosyal medyada çareler aradığımız, tepki gösterdiğimiz ama sonuç alamadığımız… Çocuklar çocukları öldürüyor. Joan Wilson okul arkadaşları tarafından öldürülüyor, Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan da hiç tanımadığı çocuklar tarafından… Kitabı okurken sık sık bu konuyu düşündüm. Düşünmekten ve üzülmekten başka elimizden bir şey gelmiyor çünkü. Joan’ı öldüren akranları, önce oyunla başlayıp cinayete götürdü bu süreci, çünkü öyle istediler. Bu cinayete dahil olmalarının ardında tabii ki bazı nedenler var; aileleri, okul çevreleri, çocukluk travmaları, sosyal medya blogları, oynadıkları oyunlar, izledikleri ve okudukları da bir etkendi. Ama sonuçta katil olmayı kendileri seçti ve bir kızın ölümüne neden oldular.

Kafamı dağıtmak amacıyla başladığım bu kitabın bu kadar sert ve acımasız olacağını, beni rahatsız edeceğini düşünmemiştim, yine de beni düşüncelere sürüklemesiyle birlikte soluksuz bir meşguliyet hissi yaşadım. Clark bu kitabı yazarken Shanda Sharer ve Suzanne Capper cinayetlerinden etkilenmiş; o cinayetleri okudum, hiç istemediğim halde bunu yaptım. Gerçekten korkunçtu. Tanık olduğumuz gündem de yeterince sarsıcı, Kefaret’i okuduğum için memnunum ama. Medusa Yayınları’nın ve çeviren Tuğçe Nida Gökırmak’ın emeklerine sağlık.



Yorum Bırakın