99 büyük maramara depreminin yaşandığı gündü. O gece kayın biraderle birlikte iş çıkışı bir şeyler yuvarlamak için Çiçek Pasajı’na gittik. Ramiz abi biz bir şey söylemeden masayı ince ince doldurmaya başladı. Hafta içi olduğu için yine birkaç kadeh içip eve dağılırız dediğim ama şişenin dibini görüp bir küçük daha açtırdığımız gecelerden biriydi. Rakının vermiş olduğu yetkiye dayanarak çalgıcılarla birlikte akşamı gece yaptığımız sıradan felekten bir geceydi. Mekan kapanmaya yakın kayın biraderle voltamızı aldık. Evin yolunu tutarken aklıma giren şeytanın da etkisiyle geceye son vermek yerine kayın biraderin evine geçtik
Aytül ve çocukları evde yalnız bıraktığım gecelerden biriydi yine. Aytül ile aramız son zamanlarda benim alkol ile olan yakın dostluğumdan dolayı hepten açılmıştı. Eve geç gittiğim gecelerin yerini eve gitmemek, gidememek almaya başlamıştı. Ertesi gün iş vardı ama her zamanki gibi Tuncay’ın gömlek ve ceketlerden birini giyerim diye düşündüm. Tuncay zulasındaki 50’lik Efe’yi çıkardı, masaya iki kadeh koydu. Ferdi Özbeğen’in sesi loş ışıkta buğulu bir pervane gibi dönmeye başladı: “Gündüzüm seninle, gecem seninle...” Sözleri ilk duyduğumda fark etmemiştim ama o gece başka çaldı kulağımda. Ferdi’nin bu şarkıyı bir adama yazdığı söylenirdi. Aşkını söyleyememek, bir şarkıya saklamak… İçimde bir şey kımıldadı.
Kendi aşkımı düşünmedim bile. Belki de düşünemedim. Sadece içimde kıpır kıpır bir eksiklik dolaştı. Aşk mıydı, yoksunluk muydu, bilmiyorum. Tuncay şarkıya eşlik etmeye başladı, bense balkona çıktım. İstanbul uzakta parlıyordu ama hiçbir ışık içimi aydınlatmıyordu o gece.
Görücü usulü evlenmemiştim belki ama evlenmek için evlenmiştim sanırım. Aşk romanlarındaki bir aşkı hiç tahayyül etmedim ama böylesini de düşlememiştim doğrusu. Kimsenin beyaz atlı prensi olmayı düşünmedim. Pelerinli bir süper kahraman da olamadım çocuklarıma. Veli toplantılarında haylazlıklarını dinlemedim. Pazar kahvaltılarında hep geceden kalmaydım. Askerlikten sonra “evlenmeyip de ne yapacaksın” demişti annem. Cevap verememiştim. Ne yapacaktım ki? Düşünmedim. Düşünmediğim için evlendim. Düşünmeden iki çocuk yaptım. Düşünmeden şişelerin diplerini gördüm. Düşünmeden yattım Beyoğlu’nun arka sokaklarında ecnebi kızlarla. İlkokul öğretmenimin büyüyünce ne olacaksınız sorusuna herkes cevap verirken benim dilim düğümlendi, midem karıncalandı, ne olacaktım ki? Lisede de soruldu bu soru ‘’ne okuyacaksın’’ bilmiyordum. Rahmi diyordum kendime biraz talepkar ol hayattan, bir şeyler iste. Sanırım babamın fazla şımartmamasından olacak ki istekli olamadım hayattan. Düşünmedim ondan ne isteyeceğimi. Ne dilenirdi ki hayattan? Doğum gününde mumları üflerken birbiri ardına ne sıralardı insanlar? Şimdi Doğum günü pastamdaki mumları neden tek nefeste söndüremediğimi daha iyi anlıyorum.
Balkonda sızmışım. Gözümü, yere devrilen şişelerin sesiyle açtım. Bir an nerede olduğumu, hangi geceye sızdığımı çıkaramadım. Gökyüzü hâlâ karanlıktı ama sabahın ayak sesleri uzaktan duyuluyordu sanki. Kafam zonkluyordu. İçimde bir uğultu, dışarıda bir uğultu… Hangisi bana ait, ayırt edemedim.Loş ışığın içinden hâlâ Ferdi Özbeğen çalıyordu.
“Gündüzüm seninle, gecem seninle...”
Sanki aynı cümleyi bin kere tekrar ediyordu da hâlâ bitmemişti.Sonra bir ses… İçeriden geldi.
“Enişte! Enişte! Ablam! Çocuklar!” Tuncay’dı bu. Telaşlıydı. Nefes nefeseydi. Birden beynimde bir şey yankılandı. Unuttuğum, unutmam dediğim bir şey. Aytül. Evet… Aytül.Çocuklar… Kafamdan aşağı soğuk bir şey döküldü sanki. İçki değil bu, daha keskin, daha ayıltıcı. Üstümdeki ceketi bile almadan kalktım. Tuncay’ın sesi şimdi merdivenlerden geliyordu. Ayakkabımı aramadan çıktım evden. Şişeler devrildiği gibi kaldı. Müziği kapatmadım. Ferdi hâlâ çalıyordu.
Tuncay benden önce varmıştı eve. Zaten aramızda iki sokak ya vardı ya yoktu. Ama o gece içimdeki ağırlık adımlarımı yavaşlatıyordu. Apartmana varmadan önce durdum. Kafamı kaldırdım, bizim binaya baktım. Hâlâ ayakta… Laz müteahhitinsözü geldi aklıma: “Dünya yıkılır, bu binalar yıkılmaz.”Kooperatifken almıştım bu evi. Tuğlaları yeni yeni örülüyordu. Adam, temel atılırken ayaklarını toprağa basıp “duble beton bu, ölüsü bile elli yıl dayanır,” demişti. Dediğinde haklıymış içimdeki enkaza rağmen yıkılmamıştı bina. Kapı açıktı. Tuncay içeri girmişti. İlk gördüğüm şey, Aytül’dü. Yere çökmüş, çocukları kucaklamış oturuyordu. Üstünde sabahlığı, saçları darmadağın, gözleri kıpkırmızı. Dizlerinin dibinde Zeynep sessizce hıçkırıyordu. Eren, tam Aytül’ün göğsüne yapışmıştı. Olduğum yere çakıldım. Eren beni görünce koşarak üzerime atladı, bacaklarıma sarıldı. Kollarımı açamadım, sadece baktım. Sanki yıllardır oraya aitmişim gibi ama ilk kez dokunuyormuşum gibi dokundum ona. Sonra yavaşça eğildim, başını okşadım.
Ev belki yıkılmamıştı ama bu enkazda olmadığımız anlamına dagelmiyordu. Bu var olamayan ailenin geç kalmış zelzelesiydi. Biz olamamanın fay hareketliliğinin dışavurumuydu bu deprem. Aytül, ben ve depreme rağmen hala yıkılmamış, vakur bir şekilde dimdik duruyordu karşımda. Bakışları hep bir şeyler anlatırdı Aytül’ün, yine bir şeyler söylemeye çalışıyordu katran karası gözleriyle. Hiçbir şey söylemezdi Aytül, bakışlarıyla bir şey anlatmayı diretirdi hep. Konuşmaya üşenen biri değildi aslında ama bana dökecek dili kalmadığından beri gözlerini kullanır olmuştu.
Görücü usulü evlenmiş gibi hissettim hep. Birileri beni bu ait olmadığım ailenin ortasına atamıştı sanki. Oysa bir barda tanışmıştık Aytülle, loş ışıkların tahakküm kurduğu barda nereidler gibi halesiyle ışık saçıyordu etrafına. Gözlerinin üzerine sürdüğü siyah kalem bile gizleyememişti onu o gece benden. Dudağına tam oturmayan rujuyla titrek şekilde gülümsüyordu o gece masada. Sırtı açık siyah bir bluz giymişti, parlayan ama bağırmayan bir kumaştı. Kısa paça kot pantolonunun altına geçirdiği dikkat çekmeyen topukluayakkabısıyla dönemin mankenlerine taş çıkaran bir duruşu vardı. Şimdi bakıyorum da bir Aytül’e… hayat gibi o da yanılsama diyorum içimden.
Aidiyet kuramadığım, ikamet edemediğim bu dünyada Aytül’eve çocuklara bir kapı olamadım hiçbir zaman. Hep ötekiymiş gibi kaldım yanlarında. İçlerindeki bir yabancıydım. Dış kapıyı çalan tekinsiz dilenciler gibi dayandım hep evin kapısına zifiri karanlıklarda. Aile fotoğraflarında flu çıktım bu zamana kadar, mutlu aile tablosu çizemeyişimiz ondandır belki de. Babam gibi olmayacağıma dair yemin ettiğim zamanlarda benzedim hep babama. İyi bir eş ve baba olmak için çabalayacağım dedim annemle karşılıklı her ağlayışımızda. Her dayaktan sonra sildim kardeşimin gözyaşlarını, kendi tuttuğum gözyaşlarımdan verdim ona. O zamanlar düşledim kuracağım ailemi kafamda. Ama olmadı. O düşlediğim aileyi kuramadım hiçbir zaman. Her sabah yüzümü yıkayıp aynaya baktığım da babamın silüetini aldı yüzüm. Belki onun kadar yüksek sesle bağırmadım, ama sessizliğim daha derin izler bıraktı. Belki elimi kaldırmadım, ama suskunluklarım Aytül’ün sırtında bir yük gibi birikti. Çocuklar hiçbir zaman ağlamasın istedim, ama onların en çok sessiz kaldığı anlardan korktum.
O gece yaşadığımız deprem binayı yıkmadı ama içimizdeki fayları iyice kırdı. Ondan sonra hiçbir şey toparlanmadı, hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Dağıldık, çocuklar büyüdükçe farkına vardı bazı şeylerin. Aytül ise artık hepten göbek bağını kesmişti benimle. Günler, aylar birbirine karıştı. Sonunda bavulumu değil, yalnızca gölgemi alıp çıktım İstanbul’dan. İzmir’e döndüm, belki memleket beni bağrına basar diye. Her şeyin başladığı kente temelli dönüş yaptım. Ama ne annemin eski evi vardı, ne de benim için açılmış yeni bir kapı. Şehir beni hiçbir zaman kabul etmedi sanki. Hep bir azınlık gibi yaşadım bu kentte. Tutunamadım. Her kaldırımda biraz daha kaydım. Düştüğümün farkındaydım ama tutunmak için bir neden bulamadım kendime. Meyhaneler ve barlar arasında mekik dokuduğum günlerin ardından meteliksiz ve işsiz kaldım. Şimdi bir bank kaldırımında soruyorum kendime. Belki de sorun bende değildir tanrım. Belki de bu dünya hiç kimseyi ait hissettirmemek üzerine kurulmuştur, belki de kaderimizi sevmeyelim diye yazgı vardır. Ama yine de soruyorum kendime: kaderim buysa, neden hala kalbim direniyor anne? Var olmanın dayanılmaz ağırlığı atında eziliyorum. Hayatımı hep sürgündeymiş gibi yaşıyorum. İnsan neden çürüyüp gitmek için doğar anne? Ya ben yaşam kılavuzundan muaf tutulduysam?Peki ya sevmek… İnsan neden bir türlü sevmeyi beceremez anne?
Yorum Bırakın