İki Farklı Evren: Better Call Saul ve Sopranos'un Karşılaştırılması

İki Farklı Evren: Better Call Saul ve Sopranos'un Karşılaştırılması
  • 0
    0
    0
    0
  • Özellikle Türkiye’de çok fazla seveni bulunan iki dizi; temelde hemen hemen aynı dünyada – suç dünyası – geçseler de bambaşka temaları -Sopranos’ta göçmenlik, aile, modern dünya karşısında değişmeye direnen muhafazakâr birey; Better Call Saul’de yalnızlık, kendi olma süreci, dışlanmışlık vs.- anlatan iki büyük şov. Peki aralarında ne gibi farklar var, bizi hangi noktalarda yakalayıp kendilerine çekiyorlar? Ve bize dünya hakkında ne söylemeye çalışıyorlar?

    Bu yazıda iki dizinin de amaçladığı şeyde birbirinden farklılaştığını iddia ediyorum; farklı amaçları farklı elementlerle gıpta edilecek bir kurguya dönüştürdüklerini göstermeye gayret ediyorum.

    Aynı zamanda suç dünyası üzerine getirilen bakışın, iki dizide de farklı gözlerden izleyiciye sunulduğunu ileri sürüyorum.

    Tüm bu düşüncelerin temel olarak ortaya konacağı düzlemiyse Sopranos’tan Christopher Moltisanti karakteri ve Better Call Saul’dense Jimmy ve Chuck’ın beraber “Winner Takes It All” şarkısını söyledikleri sahneden yola çıkarak belirlemeyi uygun gördüm. Çünkü bu iki elementin yani birinde bir karakter diğerindeyse özellikle sosyal medyada epey ilgi çeken şarkı söyleme sahnesinin varmak istediğim düşünceyi daha iyi özetleyeceğini düşündüm. Tam bu noktada, neden iki diziden de birer karakter veya sahne seçmediğim sorulabilir. Bunun nedeni bu yazıda az da olsa değineceğim bir başka noktada; Sopranos’un karakterler ve Better Call Saul’ünse olaylar veya sahneler üzerinden okunabileceğini düşünmemden kaynaklanıyor.

     

    1999 yapımı The Sopranos, televizyon dünyasında önemli bir devrim yapmasıyla bilinir. İlk kez ‘bir kötü adamın’ gözünden hikayesinin anlatılması; suç dünyasının içine mizah unsurlarının eklenmesi ve suçluların aileleriyle, arkadaşlarıyla, birbirleriyle yaşadıkları ‘normal insan sorunlarının’ tüm açıklığıyla gösterilmesiyle suçluların da salt bir kötü adam olmaktan öte problemleri, çelişkileri ve karmaşıklıklarıyla bir birey oldukları etkileyici bir şekilde izleyiciye sunulmuştur.

    İlk bölümü 8 Şubat 2015’te yayınlanan Better Call Saul ise bir Breaking Bad spin – off’u olarak selefinden alışık olduğumuz elementleri kendi hikayesinin içine güzelce yedirmeyi başarmış ve ilk defa Sopranos’ta gördüğümüz unsurları daha da parlatarak bu noktada -senaryo mantığı açısından- Sopranos’tan daha ileri bir noktaya ulaşmayı başarmıştır.

    Fakat Better Call Saul ve Breaking Bad, ana karakterleri bakımından suç dünyasına girmeye çalışan/girmek durumunda kalan insanların gözünden bize bu dünyayı açarken; Sopranos, uzun süredir bu işlerle uğraşanların penceresinden bir bakış sunar. Deyim yerindeyse Better Call Saul ve Breaking Bad suçlu olanları anlatırken, Sopranos ‘suça doğmuşların’ hikayesini paylaşır bizimle.

    Bu temel farklılık önemli. Çünkü bu fark bence seçilen temalarla birlikte iki dizinin izleyeceği yolu da belirleyen esas etken. Sopranos’un ‘suça doğmuş’ insanları anlatmayı seçmesi onu daha karakter odaklı bir hikâye sunmaya mecbur bırakıyor ister istemez. Better Call Saul ve Breaking Bad’deyse olaylar ve bu olayların izleyiciyle buluşacağı sahneler kendiliğinden bir önem kazanıyor. Tabii ki her iki -Breaking Bad’i de dahil edelim, üç- dizinin de muazzam sahneleri ve TV tarihine geçmiş karakterleri bulunuyor
    burada vurgulamak istediğim şey iki dizi arasındaki anlayış farkının hikâyenin işleyişine etkisinde de kendini gösterdiği.

     

    Dünyanın Algılanışında Farklılaşma

    Peki hikâyenin işleyişindeki farklılaşma başka hangi alanlarda gerçekleşiyor? Better Call Saul’ün ve Sopranos’un bulundukları dünyalar ne kadar farklı?

    İşte esas parmak basmak istediğim noktaya şimdi geldik. İki dizinin bulunduğu dünya birbirine benzer unsurlar taşısa da aslında algı ve kavrayış açısından büyük farklılıklar barındırıyor.

     

    a.       Sopranos : Kaos, Rastgelelik ve Sıradan Eylemler

    Sopranos’u izleyen herkes Tony Soprano karakterinin etrafındaki insanlar ve gelişen olaylar üzerinde bir kontrol kurmak istediğini ve bunu başaramadığı zamansa sonuçları başına bela açabilecek kararlar almak zorunda kaldığını bilir. Tony’nin düzen takıntısı, ailesi ve suç dünyası üzerinde gücünü sağlamlaştırmak için kendisine bir motivasyon sağlasa da ironik bir şekilde düzenli olmaya çalıştıkça olaylar ve kişiler üzerindeki hakimiyetini kaybeder ve final sezonunda iyice paranoyak bir kişiye dönüşür. Tony tüm çelişkili özellikleriyle beraber kontrol kurma konusundaki isteği ve bunu başaramaması açısından oldukça tutarlı bir çizgi izler.

    Fakat dizinin genel olarak yaslandığı zemin deterministik değil çok daha indeterministik, kaos ve rastgeleliğin hüküm sürdüğü bir evrende bulunur. Karakterler her zaman bir amaca veya nedene bağlı olarak hareket etmediği gibi gelişen her olay bir başka şeyin sebebi olmak zorunda da değildir. Sopranos’ta her şey açıklanmaz, finali bile seyircinin boşlukları doldurma gücüne bırakılır.

    b.       Christopher Moltisanti Karakterinin Bu Açıdan İncelenmesi 

    Sopranos’un en sevilen karakterlerinden Christopher Moltisanti, bu açıdan dizinin belki de en sembol karakteridir. Bu açıdan Tony Soprano’dan bile önemli bir karakter olduğunu söyleyebilirim. Çünkü Chrissy o kadar gerçek bir karakterdir ki TV tarihinde belki de bir daha benzeri görülmemiştir. Onun başarısı, sıradan insanın yaşadığı çelişkileri kendine has bir şekilde yaşamasında ve bunu yaparken de akıbeti için konuşurken kullanılabilecek kelimelerin muğlaklığındadır.

    Christopher ne başarılı ne başarısız bir insandır, Adriana ile olan ilişkisi tutkulu olduğu kadar sadakat konusunda sıkıntılıdır; Tony ile olan ilişkisi hem bir saygı ve sevgi hem de küçümsenmenin veya yok sayılma hissinin getirdiği bir öfkeyi barındırır içinde. Uyuşturucu ve alkol bağımlılığından kurtulur gibi olur fakat sonra tekrar aynı batağa düşer. Kendisine sunulan mafya ailesinin veliahdı olma şansı ona bir kararlılık ve hayatına çekidüzen verme isteği uyandırmış olsa da bu görevin getirdiği sorumluluk ve baskı daha ağır basar eylemlerinde. Christopher parlak biri olduğu kadar ne yapacağı bilinmeyen biridir, tıpkı diğer Sopranos karakterlerinin yaşadıkları gibi. Tıpkı Junior ve Tony arasındaki ilişkide yaşanılan iniş çıkışlar, Tony’nin eşine ve ailesine bağlı olma zorunluluğu ve eşinde ve ailesinde bulamadığı şeyleri dışarıda, metreslerinde aramasında yaşadığı gelgitler gibi. Sopranos karakterleri abartarak söylersek her sahnede izleyiciyi kendileri hakkında fikirler edinip değiştirmeye zorlar. Bir rollercoaster gibi izleyiciyi duygudan duyguya bir düşünceden bir başka düşünceye sürükler. Ve gerçek de budur. Gerçekçi bir şekilde ‘insan’ denen canlı ancak bu şekilde ele alınabilir. Bu yönden Sopranos öyle bir gerçekçilik yakalar ki zannımca bir daha kendisine yaklaşabilen olmamıştır.

     

    c.       Better Call Saul: Her Şeyin Birbirine Bağlandığı Bir Evren

    Better Call Saul, tıpkı Breaking Bad gibi karakterlerin verdiği her kararın bir başkasının nedenine dönüştüğü sahnelerle doludur. Deyim yerindeyse her iki dizide de hiç ‘boş’ sahne yoktur diyebiliriz. Hemen her sahnenin bir alt metni, karaktere ve karakterin hikayesine bir dokunuşu vardır. Bu dokunuş Sopranos’tan çok daha belirgin bir şekilde hissettirilir izleyiciye. Hemen hemen hiçbir eylem ‘öylesine’ değildir, hepsi mükemmel bir şekilde anlatılmak istenen hikâyeye bağlanır.

     

    Örnek Olay ve Karakterlerin Karşılaştırılması

    Better Call Saul’de Chuck ve Jimmy’nin beraber “Winner Takes It All” şarkısını seslendirdikleri sahne sosyal medya etkisiyle iyice ikonikleşen bir sahne oldu. Aslında bu tek sahne bile dizinin mantığını ve işleyişini anlatmak açısından yeterli olabilir. Jimmy’nin ağabeyi Chuck’ı beraber şarkı söylemek için cesaretlendirmeye çalışması, Chuck’ın önce isteksiz hali, daha sonrasında tüm “show”un Jimmy’e kaldığını fark edip mikrofonu kardeşinin elinden alıp onu bir anlamda yok sayarak şarkıyı tek başına söylemesi… Bütün bunlar iki kardeşin dizi boyunca gördüğümüz toksik ve sorunlu ilişkisini, Jimmy’nin ağabeyinden beklediği onaylanma ihtiyacını, Chuck’ın Jimmy’e olan güçlü ve yoğun kıskançlığını gözler önüne seren bir sahne.

    Fakat bu nokta beni Better Call Saul’den uzaklaştırıp Sopranos’a yaklaştıran şey oluyor işte. Çünkü Better Call Saul’ün basit bir karaoke anının bile hayatta çok daha derin anlatılara hizmet ediyormuşçasına yaptığı sunumu hem yorucu hem gerçeklikten uzak buluyorum. Elbette senaryo kurgusu açısından bir üstünlük, bir başarı olarak değerlendirilebilir bu durum. Lakin Sopranos’taki karakterlerin rastgele veya kafasındaki ajandaya sarılmadan yaptığı hareketlerle, kurduğu diyaloglarla çok daha gerçek bir dünya kurguladığını ve bunun da iki diziyi değerlendirmede göz ardı edilmeyecek bir etken olduğunu düşünüyorum.

    Christopher Moltisanti’nin tutarsızlıkları, Paulie’nin boşboğazlıkları bana Jimmy’nin yaşadığı her şeyin onu nasıl Saul Goodman olmaya ittiği hikayesinden daha çok hitap ediyor sanırım.


    Yorumlar (0)

    Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

    Yorum Bırakın

    Yorum yapmak için üye girişi yapmalısınız. Üye girişi yapmak için buraya tıklayınız.