Ülkenin en önemli entelektüel kişiliklerinden birini, İlber Ortaylı’yı kaybettik. Yaşamı pek çoklarının gıpta edeceği, bir kesiminse iyi niyetle “keşke daha fazlasını yapsaydı” diyeceği türden bilimsel çalışmalarla dolmuştu. Pek çokları onu “resmi Türk tarihinin en resmi sesi” olarak gördü. Bu bir açıdan övgüydü; hayalci ve gerçeklikten uzak bir “tarafsızlık” vurgusunun en çok yakıştırıldığı isimdi Ortaylı. Bu tarafsızlıkla ona kendi alanında bir üstatlık dışında, garip bir ahlaki üstünlük de veriliyordu. Ancak her kavram gibi bu da kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Kimisi de onun “resmi Türk tarihinin en resmi sesi” olmasını bir duruşu olmamasına bağladı ve en sert şekilde eleştirdi. Peki gerçekten Ortaylı’nın bir duruşu yok muydu? Yoksa pek çok konuda hortlayan bir hastalık, yani kişi ve olguları anlamadan yargılamamız, Ortaylı konusunda da mı kendini gösteriyordu?
Yiğidi öldür hakkını yeme derler ya, bence buradan yola çıkarak bu gibi şahsiyetleri değerlendirirken “yiğidin önce hakkını ver ve sonra öldür onu” diyerek hareket etmeliyiz. Topluma mal olmuş her insan, fikir ve düşünce dünyası değerlendirilirken bu yöntemle değerlendirilse, onları ‘melek’ veya ‘şeytan’ olarak görmekten vazgeçebiliriz. Doğrusu ve yanlışı ortaya konulan ve aşılması beklenen kişiler düzeyine indiririz o zaman onları.
Dolayısıyla, ölümünden hemen sonra farklı kesimlerden pek çok insanın yaptığı gibi Ortaylı’yı yalan ve iftiralar üzerinden itibarsızlaştırmaya çalışmaktan kaçınmalıyız. Bu hem yanlış hem de ayıp. Artık kendisini savunma imkânı kalmayan bir insana şeref, namus, haysiyet gibi kavramlar üzerinden saldırmak bir insanın yapabileceği en adi şeylerden biridir.
İlber Ortaylı çok önemli bir tarihçiydi, alanında kaynak olmayı başarmış kitaplar yazmayı başardı; İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı veya Alman Nüfuzu gibi… Akademik alanda ulaştığı bu başarı bile pek çok insanın hayalini kuramayacağı kadar büyük. Geçelim onu, bir televizyon kişiliği olup kendi mesleğini ortaya koyarak bu çapta popülarite kazanmayı başarmış bir kişilik olması da başlı başına bir başarıdır. Üstelik bunu yaparken yarı gerçek bir “herkesin saygı duyduğu alim” imajını da oturtmayı becerebilmek, günümüz dünyasında oldukça zor bir olaydır ve tekrarlanması belki de mümkün değildir.
Ortaylı’nın bunun dışında (resmi) tarihi geniş kitlelere benimsetmek gibi- bazılarınızın ideolojik nedenlerle pek hoşunuza gitmese de- başarılı olduğu su götürmez bir meziyeti daha var.
Dolayısıyla Ortaylı, pek çok açıdan önemli bir adamdı, hayatımızın büyük bölümünde bir şekilde tartışmalarımızın içinde, gözümüzün önünde olmayı başarabilmişti.
Önemli bir adamdı, peki ne kadar değerliydi? Orası nereden baktığınıza göre değişir işte.
Öteki Ortaylı
The Dark Knight filminde Harvey Dent’in söylediği söz neydi? Ya bir kahraman olarak ölürsün, ya da kötüye dönüşmeni izleyecek kadar uzun yaşarsın. Ortaylı’nın durumu bu kadar trajik mi, emin değilim. Sonuçta farklı farklı kesimlerden pek çoğu için o bir ‘kahramandı’. Güveni su götürmez bir otorite. İnsanları aşağılamak için kullandığı “cahil” lafı çoğu muhalif için karşı kampa karşı söylenmiş gibi mutluluk verici bir şeydi. Ortaylı’nın “cahil” diyerek aşağıladığı her görüş ve fikir birçok insana bir katarsis sağlıyordu. İktidara yakın kişiler içinse İlber Hoca yine hocaydı ama, ne olursa olsun bizden diyecekleri türden bir hocaydı. Kütüphanesini saraya bağışlayan, Cumhurbaşkanı’ndan ödül alan, iktidar partisinin İstanbul adayının seçime az zaman kala PR amaçlı videosuna konuk olup onu öven İlber hocaydı o.
Fakat bu iki farklı İlber Hoca algısının kimler tarafından üretildiği konusunda bir farklılık vardı. Muhaliflerde sıradan insanlar onu bağrına basarken, iktidar kanadının siyasi ve bir kısım akademik elitlerinin sahiplendiği isimdi o. Yoksa iktidar destekçisi yurttaş tarafından nasıl algılandığı konusu onun -yakın dostları inkar etmesine rağmen- her zaman kendini belli eden elitist tavrıyla yakından ilişkili.
İktidarın siyasi ve bir kısım akademik elitlerinin kendisini sahiplenmesinin altında, elbette Neo – Osmanlıcı düşüncelerin kendine Ortaylı gibi popüler ve saygın bir otoriteden kuramsal destek bulma imkanı yatıyordu. Esasında Ortaylı’nın bu neo – Osmanlıcılığa dair görüşleri veya yazdığı metinlerin bu ideolojiyle ne ölçüde yakınsadığı tartışmalı olsa da kendisine karşı iktidar tarafından bu amaçla gösterilen hürmete Ortaylı’nın hiçbir zaman rahatsızlık belirtisi göstermediğini de not etmeliyiz.
Bu hürmete minnet, onu Devrim dergisinde yazı yazarak başladığı yolculuğunda sağında sağına kadar sürükledi. Öyle ki öğrenci hareketlerinin içinde -yanında değil- geçen gençliğinden çok uzun yıllar sonra Boğaziçi öğrencilerinin Nureddin Yıldız’ı protesto etmelerine karşı çıkacak, “sus bakayım” diyebilecekti. Bunu yaparken de Boğaziçi gibi bir kurumun zarar görmemesi gerektiğini söyleyebilecekti. Aslında bu olay bile Ortaylı’nın zihin dünyasını özetleyebiliyor. O, kurumlara ve sistemin kendisine güvenen biriydi. Kurum ve sistem ne kadar kötü işlerse işlesin “mücadele” kavramına karşı bir duruşu vardı. Kurumları ve sistemi önde tutma eğilimi her zaman baskın çıkmıştır onda.
Buna rağmen, kendisini seven çok sayıda insan her zaman onun muhalif çıkışlar yapmasını; sisteme ve otoriteye karşı bedel ödemek pahasına mücadeleye girişmesini bekledi. Her seferinde hayal kırıklığına uğradılarsa da bu insanlar Ortaylı’ya inanmaktan hiç vazgeçmediler. Çünkü iktidara yakın elitlerin Ortaylı’yı yanlarında tutma amaçlarını bu kitleler de paylaşıyordu. Belki de bu denli bilgili bir insanın kendilerinden olmasını istiyorlardı, bu kendilerine ve içinde bulundukları siyasi mahalleye kültürel ve entelektüel bir üstünlük verecekti çünkü kuşkusuz. Her ne kadar seküler kesim her zaman kendini muhafazakarlardan kültürlü görme eğilimindeyse de Ortaylı’nın da tam anlamıyla aralarına katılması halinde ortada bu konuda tartışmaya açık bir şey kalmayacağını düşünüyorlardı büyük ihtimalle.
Ancak Ortaylı bunu yapmadı. Böyle bir yolu seçmedi, iki taraftan hiçbirini seçmiyormuş gibi yapsa da aslında her zaman iktidarın akademik elitine yakın durmayı tercih etti. Medyada görünürlüğünde de bunu tercih etti. Ana akımda kalmayı, kim çağırsa -eğer çok marjinal bir kurum değilse- gitmeyi seçti. Muhalif kanalda mülteci politikasını eleştirdi, iktidar yanlısı kanaldaysa mültecilerin Türkiye’ye yaptığı katkıları anlattı.
Belki de Ortaylı’nın trajedisi, milyonların kendisini olmadığı bir insan olarak izlemesine katlanmak zorunda kalmasıydı. Karşılığında elde ettiği hürmet ve dahası, acaba ne kadar rahat bir şekilde yaşamasına sebep oldu?
Rahat uyusun.


Yorum Bırakın