Aşk, öznenin kendi üzerine kapanma eğilimini kıran bir yarılmadır.
İnsan, kendini tutarlı ve bütün sanırken
bir başkasının varlığı bu bütünlüğe bir çatlak düşürür.
Ve o çatlak, paradoksal biçimde,
hem eksilme hem genişleme yaratır.
Çünkü aşk, bir başkasını sevmekten önce
“kendilik” dediğimiz yapının istikrarsızlığını açığa çıkarır.
Aşık olan insan, karşısındakini olduğu gibi kavramaz;
onu bir anlam alanının merkezine yerleştirir.
Bu yerleştirme, basit bir idealizasyon değildir
daha çok, dağınık olan varoluşun
tek bir odakta yoğunlaşma çabasıdır.
Bu yüzden aşk, epistemolojik bir yanılsama değil,
ontolojik bir inşa sürecidir.
Sevilen kişi, gerçekliğinden çok
yüklenen anlamın taşıyıcısı haline gelir.
Ve bu anlam, çoğu zaman,
aşığın kendi eksikliğinin mimarisidir.
İnsan, aşkta kendini tamamlamaz;
kendi eksikliğini biçimlendirir.
Tam da bu nedenle aşk,
sahip olma arzusuyla özgürlük talebi arasında
çözümsüz bir gerilim üretir.
Sevmek, bir başkasının özgürlüğünü kabul etmeyi gerektirir.
Ama aynı anda,
o özgürlüğün kendine yönelmiş kalmasını istemek
aşkın kaçınılmaz çelişkisidir.
Bu çelişki çözülemez
ancak ertelenir, yeniden üretilir, derinleşir.
Aşkın zamansallığı da bu yüzden lineer değildir.
O, süreklilik içinde akan bir duygu değil,
yoğunluk sıçramalarıyla var olan bir deneyimdir.
Bir an,
bir ömre eşdeğer hale gelebilir.
Çünkü aşk, zamanı ölçmez
onu büker, yoğunlaştırır,
hatta bazı anlarda askıya alır.
Fakat bu yoğunluk sürdürülebilir değildir.
Çünkü aşk, kendi doruğuna ulaştığı anda
genişleyecek alanını tüketir.
Sonrasında ya anlamını dağıtır
ya da kendini başka biçimlere dönüştürür:
alışkanlığa, bağlılığa, hatta kayıtsızlığa.
Yine de insan aşktan vazgeçmez.
Çünkü aşk, bir başkasına yönelmiş gibi görünse de
en derinde,
insanın kendi varoluşunu yeniden kurma girişimidir.
Her aşk,
“ben kimim?” sorusuna verilmiş geçici ama yoğun bir cevaptır.
Ve belki de bu yüzden
aşkın kendisi değil,
yarattığı sarsıntı vazgeçilmezdir.


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın