24 Nisan Vicdanın Sınavı

24 Nisan Vicdanın Sınavı
0 Beğen
0 Yorum

Tarih, yalnızca geçmişin kaydı değildir; aynı zamanda iktidarın hafıza üzerindeki tasarrufudur. Bu yüzden bazı günler vardır ki, takvimdeki yerlerinden çok daha ağır bir anlam taşırlar. 24 Nisan, işte bu ağırlığın günüdür. Sadece hatırlamanın değil, nasıl hatırladığımızın; sadece bilmenin değil, bildiğimizle ne yaptığımızın sınandığı bir eştir. Vicdan, çoğu zaman bireysel bir iç ses olarak düşünülür. Oysa vicdan, toplumsal olarak da inşa edilir; eğitimle, anlatılarla, sessizliklerle. Bir toplumun vicdanı, neyi konuştuğuyla değil, neyi konuşmaktan kaçındığıyla açığa çıkar. İşte bu yüzden 24 Nisan, yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedinin anılması değil; bugünün suskunluklarının, çarpıtmalarının ve inkar mekanizmalarının teşhiridir.


İnkar, yüzeyde bir reddediş gibi görünür. Ama daha derinde, bir iktidar biçimidir. Gerçeği sadece saklamaz; onu yeniden üretir, yeniden adlandırır, hatta suçla yer değiştirir. Bu noktada şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem olmaktan çıkar; dilin, tarihin ve hafızanın içine yerleşir. Böylece kurban yalnızca bedensel olarak değil, simgesel olarak da silinmeye çalışılır. Burada ortaya çıkan şey, salt bir tarihsel kırılma değil; aynı zamanda bir ontolojik yıkımdır. Çünkü bir halkın varlığı, sadece biyolojik sürekliliğiyle değil, anlam dünyasıyla, hafızasıyla ve mekanla kurduğu ilişkiyle mümkündür. Bu bağ koparıldığında geriye sadece dağılmış bedenler değil; parçalanmış bir zaman, kesintiye uğramış bir varoluş kalır. Ama asıl mesele, bu yıkımın ardından kurulan sessizliktir. Sessizlik, çoğu zaman nötr bir alan gibi sunulur. Oysa sessizlik, aktif bir tercihtir. Ve her tercih gibi, bir tarafı vardır. Sustukça, unutmuş olmayız; sadece unutturma sürecine ortak oluruz. Bu nedenle vicdanın sınavı, tam da burada başlar: Bilip de susmak ile bilip de konuşmak arasındaki o dar ve tehlikeli eşikte. Bu eşik, sadece geçmişle ilgili değildir. Çünkü yüzleşilmeyen her hakikat, bugünün içine sızar ve geleceği biçimlendirir. Şiddetin inkarı, onu ortadan kaldırmaz; aksine, yeni biçimlerde yeniden üretir. Bu yüzden mesele yalnızca “ne oldu?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: “Olanla nasıl bir ilişki kuruyoruz?”


Vicdan, burada bir karar anıdır. Rahatlatıcı yalanlarla mı yaşayacağız, yoksa rahatsız edici hakikatle mi yüzleşeceğiz? Çünkü hakikat, konforlu değildir. O, insanı yerinden eder, kimliğini sorgulatır, aidiyetini sarsar. Ama tam da bu yüzden dönüştürücüdür. 24 Nisan, bu anlamda bir hatırlama günü olmaktan öte, bir çağrıdır. Sadece geçmişe değil, bugüne ve geleceğe yöneltilmiş bir çağrı. Hafızayı geri kazanma, dili özgürleştirme ve hakikati sahiplenme çağrısı. Çünkü hakikat, ancak paylaşıldığında toplumsallaşır; adalet ise ancak kabul edildiğinde mümkün olur. Vicdan, sessiz bir tanık değildir. O, ya konuşur ya da susarak taraf olur. Ve belki de en zor soru hala önümüzde duruyor:

Bu sınavda gerçekten nerede duruyoruz?

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın