Gürültülü bir ilkokul sınıfı, öğretmen sırtı öğrencilerine dönük tahtaya bir şeyler yazıyor. Sınıftaki öğrencilerse öğretmenlerinin konuşmadığı ve kendilerine bakmadığı anları birbirleriyle konuşarak geçiriyorlar. Tam bir kakofoni. Yalnızca rahatsız edici bir gürültü. Ve öğretmenin sabrının taşıp aniden yüzünü öğrencilerine döndüğü o gerilim dolu an geliyor. Öğrencilere bağırıp onları susturuyor öğretmen. Ve bir söylev çekmeye başlıyor. Sınıftaki öğrencilere bir şey öğretmeye çalıştığını, okula öğrenmek için geldiğimizi söylüyor. Ve bir de bu yazının da başlığını koyacak o cümleyi çıkarıyor ağzından: “Hiçbirinizin babasının fabrikası yok!” O halde hepimizin derste çiçek olup ödevlerini yapması gerek, böyle söylüyor öğretmenim.
Böylece hayatımda ilk kez kendimle alakalı bir gerçeği bu kadar çarpıcı bir şekilde öğreniyorum: Babamın bir fabrikası yok. Yani ben bir işçi çocuğuyum. Ama yalnızca ben mi? Onur mesela. Öğretmenimin çok konuştuğumuz için beni ondan ayırdığı arkadaşım. O da işçi çocuğu. Yahut sınıf başkanlığı yarışında beni mağlup eden Hale. Onun da babasının fabrikası yok öğretmenin dediğine göre. Peki sadece bizim sınıf mı? Sınıfımızın koridorunun sonunda yer alan, her boş derste “baskın” düzenleyip kavga ettiğimiz sınıftaki çocuklar? Onlar da işçi çocuğu. Onların da babasının veya annesinin fabrikası yok.
Buna mukabil fabrikanın ne olduğunu anlamış mıydım o zamanlar? Büyük ihtimalle hayır. Fabrikanın içinde sömürülen işçi emeğinin farkında mıydım? Takdir edersiniz ki çocuk zihnim bunları algılayabilmekten çok uzaktı. Yalnızca, fabrika kelimesinin olumlu bir anlamı olduğunu düşünmekle yetinmiştim. Fabrika mutlaka iyi bir şey olmalıydı, fiyakalı olmalıydı ve ona herkes sahip olamıyordu. Öğretmen, hiçbirimizin babasının fabrika sahibi olmadığını yüzümüze vurduğu vakit hepimizi eşitlemişti. Ama bu eşitlik pek arzu ettiğimiz türden bir şey değildi. Ne tuhaftı… Eşitlikle ilk tanışmam bu türden mi olmalıydı? Çünkü o zaman eşitliğin “iyi” bir şey olmadığını düşünmüş ve birilerinin üstünde yer aldığım sürece her türlü eşitsizliğin “iyi” olabileceğine karar vermiştim.
Ve bir de babam vardı hikâyenin başka bir yerinde. Babama kızmıştım içimden, neden bir fabrikan yoktu ki baba? Neden fabrikası olan babalardan değildin sen? Ben neden babası fabrika sahibi olan çocukların arasına katılamamıştım?
Suçlu babam mıydı yoksa öğretmen mi? Küçükken bu kafa karışıklığını yaşamak normal. Çocuk zihninin toplumdaki bir eşitsizliği, kapitalizmi ve en önemlisi baba olmanın ne olduğunu anlaması zor. Büyüdükçe ne kadarını anlıyoruz, aslında önemli olan bu.
Çocuk zihin yerini yetişkinliğe bırakınca, babasının fabrikası olmadığı için üzülen çocuk gidiyor ve bir işçi çocuğu olmaktan gurur duyan bir yetişkin alıyor onun yerini. Babasının emeğiyle kazandığı parayla evine ekmek götürdüğü çocuğu olmakla şanslı sayıyor kendini. Sonra, çocukluk arkadaşını daha bir muhabbetle anıyor, başkanlığı kaybettiği rakibini içten bir şekilde tebrik ediyor. Hepsi işçi çocuğu çünkü. Ve hepsi de benim, ben onlarım. Kazanmak da ortak yenilgi de. Bir tek, o baskına gittiğim sınıflarda ettiğim kavgalara üzülüyorum. Çocuk kavgasıydı elbette, büyümeden bitiveriyordu genellikle. Fakat işçi çocuklarının birbiriyle kavga etmesi ne derece doğruydu? Yoksa eşitsizliğin çocuk zihinlere hatırlatıldığı okulum, işçi çocuklarını birbirine düşüren düzenin bir provasını mı sergilemişti ben daha çok küçükken?
Seneler sonra öğretmenimin bize hatırlattığı şey kendimle ilgili öğrendiğim ilk gerçekti. Babamın fabrikası yoktu ve ben bir işçi çocuğuydum. Ne mutluydu bana! Ne mutluydu babama. Bir işçi çocuğu olmanın gururu, unutturulmaya çalışılsa bile, ne yüce şeydi!


Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın