Devrimin Öteki Yüzü ve Yılın En İyi Filmi: One Battle After Another

Devrimin Öteki Yüzü ve Yılın En İyi Filmi: One Battle After Another
0 Beğen
0 Yorum

Thomas Pynchon’ın Vineland isimli romanından uyarlanan 2025 yapımı One Battle After Another filmi; etkileyici senaryosu ve kaliteli oyuncu kadrosuyla beraber dikkatleri üzerine çekiyor. Yönetmen koltuğunda Paul Thomas Anderson, başrollerde ise; Leonardo DiCaprio, Sean Penn, Benicio Del Toro, Regina Hall, Teyana Taylor ve Chase Infiniti var.

Konusu şöyle; ABD'de faaliyet gösteren devrimci örgüt French 75, bir toplama kampındaki göçmenleri serbest bırakır. Bu sırada örgüt üyelerinden birisi olan Perfidia isimli bir kadın militan, kampın sorumlusu Albay Steven’ı ciddi manada rencide eder. Albay Steven bu olaydan sonra Perfidia ve sevgilisi Pat’e kafayı takar. Devam eden süreçte Perfidia hamile kalınca Pat onu daha sakin bir yaşama ikna etmeye çalışır fakat başarılı olamaz. Doğum yapan genç kadın, bir banka soygunu sırasında tutuklanır. Ardından itirafçı olarak tanık koruma programına alındıktan sonra Meksika’ya kaçar ve bir daha ondan haber alınamaz. Artık Pat’in yapması gereken tek şey kendini ve kızını korumak, özellikle Steven’dan uzak durmaktır.

Dikkat! Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir!

Bu film; göçmen sorunu, ırkçılık ve polis şiddeti noktasında fazlasıyla doyurucu sahneler içeriyor. Ayrıca bir yandan karikatürize edilmiş kötü karakterler izlerken bir yandan da araya serpiştirilen kara mizah öğeleri sayesinde yüzünüzde bir tebessüm oluştuğunu fark ediyorsunuz. Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Pat karakteri, hem hayatından geçmiş sarhoş bir baba görüntüsü çiziyor hem de yer yer eğlenceli sekanslar sunuyor. Panik anlarındaki gereksiz sakarlıklarıyla ve olaylar karşısında verdiği büyük büyük tepkileriyle beraber filmin mizah yükünü başarılı bir şekilde taşıdığını söyleyebiliriz. Özellikle kızı Willa’nın arkadaşlarına yaptığı o geleneksel “baba konuşması” son derece keyifliydi.

Perfidia’nın kızıyla hiçbir şekilde bağ kuramamasıyla Pat’in kızına bu kadar düşkün olması arasındaki tezatlık, filmin yaratmak istediği etkiyi daha duygusal bir yerden veriyor. Anne kız ilişkisi yerine baba kız ilişkisinin işlenmesi ise yalnız bir babanın bir kız çocuğuna ne kadar yetebileceği sorularını da beraberinde getiriyor. Keza bu eksikliğe dair vurucu sahnelerle de karşılaşıyoruz. Bu noktada Willa’ya hayat veren genç oyuncu Chase Infiniti’nin performansından söz etmezsek olmaz. Kendisi daha ilk filmi olmasına rağmen repliksiz sahnelerde dahi duyguyu geçirmeyi başarıyor. Yalnızca mimikleri ve bakışlarıyla oynadığı kısımlar, rolün neden ona verildiğini tartışmasız bir şekilde kanıtlar nitelikte. Melez yüz güzelliği ve fiziki görüntüsüyle de dikkat çeken Chase’nin yolu bir hayli açık. 

Filmi iyi yapan başka ayrıntılar da mevcut. Örneğin; polislerin örgüt üyelerini sorgularken sergilediği o soğukkanlılık, gerekli bilgiyi alana kadar verdikleri ilgi alaka ve sakin tavırlarla oluşturmaya çalıştıkları sahte güven; hikayenin gerçeğe ne kadar sadık kaldığını gösteren en sağlam detaylardan biri. Nitekim sonrasındaki polis şiddeti görüntüleri de pek tabii ki yine acımasız bir gerçeğin tezahürü.

Bu enteresan filmin olumlu yanları olduğu kadar olumsuz yanları da var. Mesela Albay Steven gibi kurnaz bir adamın Pat ve kızı Willa’yı 16 yıl bulamaması, yapıma gölge düşüren mantık hatalarından birisi. Ayrıca Pat tarafından Willa’ya bütün risklerin ve tehlikelerin anlatılmış olmasına rağmen Willa’nın gizlice telefon kullanması da oldukça sinir bozucuydu. Akabinde kızı korumaya çalışan örgüt üyelerinin onu fazlasıyla saldırıya açık bir yer olan Rahibeler Okulu’na götürmesi ve telefonunu çok geç fark edip aynı yol üzerinde arabadan fırlatmaları ise tam anlamıyla akıl tutulmasıydı. Böylesine köklü bir örgütün bu kadar amatör davranışlar sergilemesi pek de olası görünmüyor. Bunun yanı sıra Pat’in güvenli bölgeye gidene kadar Meksikalı göçmenlerin sığındığı mahallede o kadar uzun süre kalması da manasızdı. Evet orada da birtakım kara mizah öğeleri mevcuttu ama onlar haricinde pek de kayda değer sahneler olduğu söylenemez. O sıkıcı sekanslarla filmin süresi gereksiz yere uzatılmış.

One Battle After Another, başlarda bir tık daha durağan ilerlese de özellikle son düzlüğe girildiğinde adeta şaha kalkıyor. Arabaların ön planda olduğu o aksiyon sahneleri, kimlerin ölüp kimlerin hayatta kalacağına dair yaratılan gizem ve Albay Steven’ın, aralarına girebilmek uğruna her şeyini feda ettiği Christmas Adventurers tarikatı tarafından tek kurşunla vurulduğu kısımlar inanılmaz heyecanlıydı. En sonunda Pat ve Willa’nın kavuştuğu sahne de oldukça duygu yüklüydü. Hırçın bir karaktere sahip olan ve kendisini kaçıran kişiler yüzünden kısa sürede soğukkanlı bir katile dönüşen genç kız, gerçek babası olmadığını öğrendiği halde Pat’e sarılır sarılmaz minik bir kız çocuğu gibi ağlamaya başladığında içimizden bir şeyler akıp gitti. Ve yine filmin gerçekliğe olan yakınlığına dair güzel bir detayla karşılaşmış olduk.

En ters köşe sahne ise Albay Steven’ın başından vurulmasına rağmen ölmemiş olmasıydı. Orada da yine biraz mantık hatası olsa da sonradan kendi örgütü tarafından kandırılıp zehirlenerek öldürülmesi hepimizi fazlasıyla tatmin etti. Ayrıca Perfidia’nın yıllar sonra kızına mektup göndermesi, anne kısmının havada bırakılmaması adına yeterli geldi.

4 Altın Küre, 6 BAFTA ve “En İyi Film Ödülü” dahil olmak üzere 6 Oscar ödülü kazanan One Battle After Another; dönemine damga vuran bir yapım olmaklar beraber her kesimden insanın izleyip kendinden bir şeyler bulması gereken bir film. Şiddetle tavsiye ediyoruz.

 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın