Kendi Yokluğunun Mimarı, İnsan

Kendi Yokluğunun Mimarı, İnsan
0 Beğen
0 Yorum

Bazı insanlar dünyaya gelirken bir ev bulurlar.


Bazıları ise yalnızca bir bekleme salonu.


Hayatım boyunca insanların ait olmaktan bahsedişini dinledim. Bir şehre, bir aileye, bir dile, bir ülkeye, bir inanca ait olmaktan… Bu kelimenin etrafında kurdukları kutsal çemberleri izledim. Sonra onların gözlerine baktım ve çoğunun aslında ait olmadığını fark ettim.


Ait olmak, insanların korkudan icat ettiği en zarif yalanlardan biridir. Çünkü insanın özü hareket etmektir.


Kök salmak isteyen ağaçtır.


İnsan ise yürüyen bir sürgündür.


Belki de bu yüzden tarihteki bütün büyük düşünürler bir tür yabancıydı. Kendi çağlarına, kendi toplumlarına, bazen kendi bedenlerine bile yabancı.


İnsan kendisine en yakın olduğu anda bile kendisini tam olarak tanıyamaz. İçimizde sürekli karanlıkta kalan bir oda vardır. Hayat dediğimiz şey ise o odaya yanlış anahtarlarla girmeye çalışmaktan ibarettir.


Çocukken büyümeyi bekleriz.

Büyüyünce huzuru.

Huzuru bulunca anlamı.

Anlamı bulunca ölümü.

Sonunda anlarız ki aradığımız şeylerin hiçbiri aradığımız şey değildir.

İnsan bir hedefe ulaşınca mutlu olmaz.

Sadece bir sonraki boşluğu keşfeder.


Bu yüzden modern insanın trajedisi acı çekmesi değildir. Acı çekmek eski bir şeydir. Acı çekmek insanidir. Modern insanın trajedisi, acısının bile sahici olmamasıdır.


Eskiden insanlar açlıktan ölüyordu.

Şimdi ise anlam eksikliğinden.

Eskiden insanlar savaşlardan kaçıyordu.

Şimdi kendi düşüncelerinden.

Eskiden insanlar tanrılardan korkuyordu.

Şimdi sessizlikten.


Bir odada hiçbir dikkat dağıtıcısı olmadan oturmayı deneyin. Telefon olmadan. Müzik olmadan. Konuşmadan. Çoğu insanın birkaç saat içinde kendi zihninden kaçmak isteyeceğini göreceksiniz. Çünkü insanın en büyük korkusu ölüm değildir.


Kendisidir.

Ölüm yalnızca son noktadır.


İnsan ise bütün paragraf boyunca kendisinden saklanır.


Bu yüzden dünyadaki en korkunç yaratık bir katil değildir. Bir diktatör değildir. Bir canavar değildir.


Kendi içini dürüstçe görmüş bir insandır. Çünkü o kişi artık hiçbir yanılsamaya sahip değildir.


Onun için başarı da başarısızlık da aynı kumaştan kesilmiştir.


Aşk da nefret de.

Zafer de yenilgi de.

Bir gün bütün alkışlar duracaktır.

Bütün ödüller toz olacaktır.

Bütün isimler unutulacaktır.


Ve geriye yalnızca şu soru kalacaktır:


“Gerçekten yaşadım mı, yoksa yalnızca bana verilen rolü mü oynadım?”


İnsanlığın büyük kısmı bu soruyu sormadan ölür.

Soruyu soranların büyük kısmı ise cevabı öğrenmek istemez. Çünkü cevap tehlikelidir. Cevap çoğu zaman özgürlük değildir.


Özgürlükten önce gelen yıkımdır.


İnsan önce kendisi hakkında anlattığı hikayeleri öldürmek zorundadır.


Kendisini kahraman sanmayı.

Kendisini kurban sanmayı.

Kendisini özel sanmayı.

Kendisini önemsiz sanmayı.


Sonra geriye çıplak bir bilinç kalır.


Ne kutsal.

Ne lanetli.

Sadece var olan.

Belki de olgunluk budur.

Hayata âşık olmak değil.


Hayatın kayıtsızlığını kabul edip yine de ona bakabilmek. Evrenin sana hiçbir şey borçlu olmadığını anlamak. Buna rağmen sabah uyanıp pencereyi açmak. Çünkü insanın büyüklüğü anlam bulmasında değil, anlamın yokluğu karşısında bile yürümeye devam etmesindedir.


Belki umut bir erdem değildir.

Belki cesaret de değildir.

Belki en büyük erdem, hiçbir kesinliğe sahip olmadan yaşamayı öğrenmektir.


Bir uçurumun kenarında durup aşağıya bakmak.

Sonra geri çekilmek değil.

Aşağı düşmek de değil.

Sadece orada durmak.


İlk kez gerçekten uyanık olmak. Çünkü insan, sonunda anlar. Hayat çözülmesi gereken bir bilmece değil, taşınması gereken bir gizemdir.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın