Ben dünyaya geç kalmış bir yağmur gibiyim.
Benden önce söylenmiş bütün türküler
biraz eksik bırakılmış sanki.
Bir çocuğun cebinden düşen bilye
bir annenin yarım kalan duası
bir ihtiyarın yüzünde unutulan ışık…
Hepsi gelip
göğsümün tenha yerine yerleşiyor.
Sonra gece oluyor.
Gece,
Allah’ın yeryüzüne bıraktığı en eski sırdır.
Dağlar susuyor.
Köpekler susuyor.
Evlerin içindeki çatallar
bardaklar
aynalar bile susuyor.
Bir tek kalbim konuşuyor.
O da diyor ki:
“İnsan biraz ayrılıktır.”
Biraz,
yıllar sonra dönülen boş bir evdir.
Biraz,
ismi silinmiş mezar taşı.
Biraz da
kimsenin bilmediği bir dilde ağlamaktır.
Ben çok şey kaybettim.
Öyle ki,
bir gün gölgemi bile yanıma çağırdım da gelmedi.
Ama yine de
bir buğday tanesinin sabrına inanıyorum.
Toprağın karanlığına gömülüp
yeniden başak olan şeyin
insandan daha bilge olduğunu düşünüyorum.
Çünkü insan kırılır.
Çünkü insan yorulur.
Çünkü insan bazen
kendi adını taşımaktan bile vazgeçmek ister.
Ama sevgi…
Sevgi başka.
Sevgi,
ölmüş bir yıldızın ışığının
hâlâ yol almasıdır.
Bir annenin
yıllar sonra bile
çocuğunun odasına sessiz girmesidir.
Bir halkın,
onca yangından sonra
yeniden türkü söylemesidir.
Bu yüzden
eğer bir gün beni sorarlarsa
bir mezar taşı göstermeyin.
Bir ağacın altına götürün onları.
Rüzgarın yapraklarla konuştuğu yere.
Ve deyin ki:
“Buradan geçti.
Dünyayı kurtaramadı belki.
Ama karanlığın ortasında
bir avuç ışığı sonuna kadar taşıdı.”



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın