Hangisi Doğru: "Kurtuluş Savaşı" Mı "Millî Mücadele" Mi?

Hangisi Doğru: "Kurtuluş Savaşı" Mı "Millî Mücadele" Mi?
0 Beğen
0 Yorum

Bakan Yusuf Tekin’in yeni müfredat kapsamında, “Kurtuluş Savaşı” ifadesinin “Millî Mücadele” kavramıyla değişeceğine yönelik sarf ettiği “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri gündemi bir süre meşgul etmişti. Bu yazıyı önce kendimden, kendi eğitim sürecimde bu iki kavramın bana yansımasından yola çıkarak yazmayı tasarlamıştım. Fakat sonradan fark ettim ki medya ve sosyal medyadaki tartışmalarda benim bu düşüncelerim hiçbir zemine tam olarak oturmuyor. Bir kesim, Tekin’in bu açıklamalarını o döneme yönelik yeni bir anlatı, padişah Vahdettin’i aklamak üzerine tutturulmuş bir söylem olarak okudu. Bir başka kesimse bunun, Kemalist historiyografiye devrimci bir karşı çıkış, önemli bir ileri adım olarak gördü. Her iki görüşün de “Millî Mücadele” ve “Kurtuluş Savaşı” kavramlarını olması gerektiği yere koyamadığını düşünüyorum. Bu yüzden, belki bu yazı bu yöndeki uğraşlara bir katkı olacaktır. En azından temennim bu yönde.

 

Kurtuluş Savaşı’nda Halk ya da “Millet”

Kemalist historiyografide 19 Mayıs 1919’da başlatılıp 29 Ekim 1923 ile bitirilen süreç, başlangıç ve bitiş tarihlerine bile bakıldığında üzerinde durulması gereken yan anlamlar içerir. Bir kere “milat” için düşünülen tarih, Mustafa Kemal’in padişah Vahdettin tarafından 9. Ordu Müfettişliği’ne atanıp Samsun’a ayak bastığı gündür. Düşman işgaline karşı başlatılan “mücadele” Mustafa Kemal’in attığı bir adım olarak belirlenmiştir. Böylece başlangıçta bile, Mustafa Kemal işgalci düşmana karşı yürütülen mücadelenin en önemli ve belki de tek öznesi haline gelir. Tüm bir ulus onun önderliğinde ve daha önemlisi onun harekete geçmesiyle bir savaşa girer. Ondan önce düşmana karşı yürütülen “mücade” cılızdır, etkisizdir, yok hükmündedir. Hatta bu “tek tük” mücadele girişimlerini bir kenara koyarsak, tüm bir halk işgale karşı kayıtsızdır. Bunun sebepleri Kemalist yazarların erken Cumhuriyet romanlarında, örneğin Yaban’da, uzun uzun anlatılmıştır. Halk cahildir, savaşlardan bıkmıştır, inancı yoktur vs. Ancak Mustafa Kemal’in “bir güneş gibi doğmasıyla”, “Samsun’dan gelmesiyle” fitil ateşlenecek ve halk Ulu Önder’in arkasında hizalanarak Kurtuluş Savaşı’nı verebilecektir.

Kurtuluş Savaşı ifadesi, elbette öncelikle düşman işgalinden kurtulmayı ifade eder. Tekin’in veya onun gibi düşünenlerin iddia ettiği gibi “padişahtan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan kurtulmak” ancak zorlama bir yorumdur. Çünkü Kurtuluş Savaşı ifadesinin milleti veya halkı söz konusu süreçte konumlandırdığı yer padişahın tebaa yorumundan pek farklı değildir. Kurtuluş Savaşı’nda halk askerdir. Halk, Başkomutanın emirlerini yerine getirecek, getirmeyenler İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacak. Kısaca bu dönem halk ya askerdir ya da asker kaçağı. Erken Cumhuriyet döneminde payına bir de çiftçilik düşecek. Dolayısıyla kurtulunan şey burada düşman işgalinden başka bir şey değil. Padişahtan kurtulmak bu dönemde önemli bir yer kaplamıyor. Hatta padişahı da düşmandan kurtarmak savaşın önemli bir ayağını oluşturuyor.

Kurtuluş Savaşı olarak adlandırılan bu dönemin sonundaysa, 29 Ekim 1923, yani Cumhuriyet’in ilanı yer alıyor. Tekin ve onun gibi düşünenlerin Kurtuluş Savaşı ifadesine yönelik getirdikleri eleştirinin haklı olabileceği tek noktayı da burası oluşturuyor. Bu da eğer, Cumhuriyet’in ilanını, padişahtan kurtulmak olarak görünce mümkün olabiliyor. Fakat bu durumun da kendi içinde sorunları oluyor. Çünkü Cumhuriyet, 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edildiği zaman, henüz kurumlarını, ideolojisini, “ruhunu” bulmamış bir vaziyette yer alıyor. Bunun için Cumhuriyet devrimlerini, Terakkiperver Fırkanın kapatılmasını, Şeyh Said İsyanı’nı, İzmir Suikastı davalarını, Takrir – i Sükun’u, Dersim İsyanı’nı ve dahasını beklemek gerekiyor. Tüm bunlarla birlikte, 1930’lu yıllarda Cumhuriyet’in bildiğimiz anlamda bir “Cumhuriyet” olduğunu iddia etmek mümkün olabiliyor. Ondan öncesi, yani 29 Ekim 1923’le başlayan dönemi, bir “ara dönem” olarak görmek daha hakkaniyetli bir yorum olacaktır. Dolayısıyla Tekin ve onun gibilerinin düşündüğü gibi “padişahtan kurtulma” hadisesi ancak ve ancak kâğıt üstünde gerçekleşmiş, Cumhuriyet sistemi henüz yerleşmemiş olduğundan üzerinde durulması ehemmiyetsiz bir mesele olarak kalıyor.

 

Kurtuluş Savaşına Karşı Millî Mücadele

Yusuf Tekin’in açıklamalarından veya görüşlerinden bağımsız olarak, bahsettiğimiz sürece Millî Mücadele şeklinde bir kavramsallaşma yapmanın daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Bunun birkaç nedeni var fakat en önemlisi Kemalist historiyografinin halkı emirleri yerine getirmekten başka bir irade ortaya koymayan bir asker olarak görmesine karşı çıkıp gerçeği ortaya koymak olduğunu söyleyebilirim. Çünkü gerçekte halk kendi arasında örgütlenmeye ve onurlu bir mücadeleye girişmeye başlamıştı. Bunun başlangıcı 19 Mayıs 1919 tarihinden önce olduğu herhalde kesin gibidir, 19 Mayıs birbirinden ayrı gözüken bu girişimlerin toplu bir mücadeleye dönmesi için, Mustafa Kemal’in yani mücadelenin liderinin ortaya çıkmasının tarihi olabilir ancak. Çeşitli kaynaklardan okuduğumuz zaman bu dönemde, Mustafa Kemal’in başlangıçta tartışmasız bir lider olmadığını görebiliyoruz. Onun da bu süreç boyunca liderliğini perçinlediğini, kendini kabul ettirdiğini, etrafındaki insanları kendi liderliğine ikna ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla Kemalist tarih yazımının bakışı bir noktada hem milletin onurlu mücadelesine hem de Mustafa Kemal’in gerçek, somut kişiliğine aykırı düşen saygısız bir yorum oluyor.

Bunun böyle olması normal. Çünkü Kemalist tarih yazımı CHP’nin halkçılık ideolojisinin can damarlarından birini oluşturuyor. Tek parti döneminde, devrimleri rasyonalize etmek için ortaya atılan ve kendini en iyi “halk için halka rağmen” cümlesiyle ifade eden bu halkçılık ideolojisi, soyut ve kendisini ileride gerçekleştirebilecek bir halk sevgisini içerir. Somut ve güncel halk ise eğitimsiz ve cahildir, aklı politikaya ermez. Onu önce eğitmek gerekir. Eğitimle birlikte bu “yığın” ileride bir halk olabilecektir. Ve bu durum Kurtuluş Savaşı zamanında da böyledir. Nasıl ki Cumhuriyet devrimlerinin halka dönüştüreceği yığına bir Başöğretmen lazımsa, Kurtuluş Savaşı’nın asker – milletine de bir Başkomutan gerekir. O olmazsa halkın yapabilecek bir şeyi yoktur.

Millî Mücadele döneminde halk, Mustafa Kemal’i “çağırdı”. Aksi bir yorum asla ve asla doğru değildir. Bu cahil gösterilen halk yabancı işgaline karşı mücadele etmenin yollarını aradı, evinde oturup kurtarıcı beklemedi, bir irade ortaya koymasını bildi. Zamanı gelince bu hareketin bir lidere ihtiyacı oldu ve Mustafa Kemal bu ihtiyacı karşılayarak tarihte eşi benzeri görülmedik bir liderliği ortaya koydu. Bu onun kişiliğinin artı özellikleriyle beraber liderlik ettiği kütlenin ortaya koyduğu azimle, ferasetle ve mücadele ruhuyla da alakalıdır. Mustafa Kemal’i lider yapan, hadi biraz hamasi bir söylem olacak ama, onu “Atatürk” yapan Millî Mücadele’dir. Kurtuluş Savaşı değildir.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın