Kıştan Sonra: Kapanmayan Hesapların Romanı

Kıştan Sonra: Kapanmayan Hesapların Romanı
1 Beğen
0 Yorum
   Bir sıkışmışlık romanı okuyacağımı sanmıştım arka kapak yazısını okuduğumda. İki uyumsuz karakter arasında geçen, onlar üzerinden günümüz insanının boşluk hissi ve anlam arayışını anlatan bir metindi beklentim. Evet öyle sıradışı bir konu değil ama ''ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemlidir''e evrilen zihin dünyama hitap eden bir tema. Fakat gerek konusu, gerekse de anlatım biçimiyle beklediğimden fazlasını buldum bu romanda. Guadalupe Nettel'in Kıştan Sonra'sı.


Nettel, Livera Yayınları'ndan çıkan ''Benzersiz Kızım'' romanıyla tanındı ve çok da sevildi ülkemizde. Ben o romanı pek sevememiştim. Ama Kıştan Sonra'yı okuduktan sonra Nettel de, cevaplanması çok kolay olmayan ''sevdiğin yazarlar kimler?'' sorusuna karşı sıralayacağım listede yerini aldı.


Bu kitap ne salt bir ilişki romanı, ne de bir yalnızlık ve anlamsız hayat hezeyanları anlatısı. Bunlar da yok değil tabii. Her şeyden evvel çok atmosferik bir anlatım şekli var. Ki o  atmosferdeki doğrudanlık ve bazı kişisel çıkarımlarım bana 2000'lerin başında yayınlanmasına rağmen hala unutulmayan Six Feet Under'ı anımsattı. Bilenler vardır mutlaka. Ölüm teması üzerinden hayatı anlatan epey naturalist sahnelerin olduğu bir diziydi. Dizide ve Nettel'in Kıştan Sonra'sı arasındaki en net kesişim; ölümü bir son olarak değil, -ne kadar acıtsa da- yaşamın doğal bir uzantısı olarak ele almaları. 


Gelelim kitabın karakterlerine. Claudio ve Cecilia... Bu, onların hikayesi. Bir araya gelişleri, geride bıraktıkları ve bırak(a)madıkları, hayatı yaşayış biçimleri, ilişkilerinin başlaması ve sonuyla bir ''olmamışlık'' anlatısı gibi gözüküyor. Ama bana kalırsa da olmuşluğun, hayatın, kapanmadı sanılan hesapların ve ukdelerin romanı bu.


Yaşamın gerçeklerine ve bir şekilde hep galip gelen kurallarına rağmen -bir nevi meydan okuma olarak- insanın her zaman duygularıyla yol almasını, daha doğrusu onlarla savaşmaması gerektiğini savunurum. Ve tam da bu söylediğime karşılık, Nettel sanki bana ve benim gibilere, ''görüyor musun, ne kadar karşı çıksan da, dirensen de, yaşamın gücüne boyun eğmek zorundasın. Kitaplar gerçeklere karşı sadece bir sığınak olabilir. Kahramanı olduğumuz hikayelere, hayatlarımızın içinde bulamadığımız adil sonları 'belki' kisvesi altında gösteren bir araç yalnızca.'' diyor.


Biz yine romanın hikayesine dönelim. Kitapta Claudio'nun hayatında Cecilia dışında önemli bir kadın daha var: Ruth. Başlarda romanın geri planında gibi görünen ama hikayenin en belirleyici karakterlerinden biri. Claudia, Cecilia ve Ruth.. Üçü arasındaki ''aşkı'' okurken gerilimin zaman zaman yükseldiğini hissediyoruz. Bunu bu şekilde ifade etsem de bir aşk üçgeni romanı değil bu. Evet, klasik bir iki kadın bir adam durumu var ama yazar, hikayeyi üçgen klişesine hapsetmeden aktarabilmiş. Ve nihayetinde bu gerilimli girift ilişkide tarafımızı bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü Nettel'in çabasız objektifliği sayesinde yaşananlara üçünün de gözünden bakıp empati yapabiliyoruz. Ve bu da iyi yazarlığın bir tezahürü olsa gerek.




Bir aşkın yaşanışı, bir hikayenin tükenişi ve geride bıraktıkları, tarafların belleğinde ne kadar farklı yer ediyor, aynı hikayeden geriyekalanlar ne kadar başka olabiliyor. Bunların yalnızca kurmaca metinlerden öğrenilen soyut çıkarımlar değil, kendi hayatlarımızın da bir gerçeği olduğunu fark ediyoruz yine Nettel sayesinde. Tam da burada, aklıma Sandor Marai'nin nefis romanı İşin Aslı:Judith ve Sonrası geliyor ki; anmadan ve önermeden geçmeyeyim burayı. 

Bu romanı benim nazarımda iyi yapan ve yazarla yakınlaşmamı sağlayan bir diğer şey ise; Paris ve New York arasında geçen bu hikayede zorlama tesadüflere, büyük(!) ve hayatın içinde yeri olmayan tiratlara, beklenmedik(!) sonlara ya da sürprizlere yer vermemesiydi. Cecilia'nın kararlılığı, Cladio'nun dirayetsizliği ve ikilemleri, Ruth'un adeta ''geliyorum'' diyen pasif agresif öfkesinin ne zaman dönüşeceğinin gerilimi ve sevilme ihtiyacı... Üçünü de, duygularını da, kararlarını da yargılamak mümkün değil. Nettel de kimseyi aklamaya çalışmıyor zaten. Ama iyi bir yazar olması dolayısıyla biz hem karakterler hem de kitabın genel atmosferinden hareketle; hayatın karşımıza çıkardığı seçeneklerle ya da bizi seçeneksiz bıraktığı durumlarla nasıl yol almamız gerektiğini düşünürken buluyoruz kitabın kapağını  kapattığımızda. 




Bitirdikten sonra duygusundan hemen çıkılamayan bir roman bu. Bu yanıyla da iz bırakıyor okuyanda. Altını çizdiğim çok fazla oldu ama; babamın ani kaybıyla sarsılıp kitaplara ve yazıya sığındığım bu günlerde bende farklı bir yer edeb alıntılardan biriyle bitireyim yazıyı.  
''(...) İnsanın hayattan dudaklarında bir gülümsemeyle geçmesinin ne denli faydalı olabileceğini keşfettim: böyle olunca insanlar karşısındakine daha çok güven duyuyor ve daha nazik davranıyoruz. Dünyanın öbürucunda bile olsa birisinin bizi sevgiyle düşünüp özlediğini bilmenin ne kadar sarmalayıcı bir his olduğunu keşfettim. Birkaç satırlık yazının taşıdığı sonsuz gücü keşfettim ve yine maalesef şunu da keşfettim ki; satırlar yenilenmezse bu güç yok olmaya mahkum.''





 

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın