Gece saat üç.
Dünyanın en yalnız saati.
Hastanelerde makineler konuşuyor.
Mezarlıklarda toprak susuyor.
Bir çocuk ilk nefesini alırken
bir ihtiyar sonuncusunu veriyor.
Ve dünya
hiçbir şey olmamış gibi
dönmeye devam ediyor.
Bunu düşün.
Bir gün sen de öleceksin.
Adını yıllarca taşıyan ağzın
kapanacak.
Bir zamanlar sevdiğin insanların yüzünü okşayan ellerin
taşa benzeyecek.
Bir odada
eşyaların kalacak.
Bir bardak.
Bir gömlek.
Yarım kalmış bir not.
Ve belki de senden sonra
ilk unutulan sen olacaksın.
İnsan, ölümden çok
eşyalarının kendisinden daha sadık olduğunu öğrenince inciniyor.
Çünkü ölüm
yok olmak değildir.
Asıl ölüm
bir gün varlığının
bir sandalye kadar sessizleşmesidir.
Bazen çocukluğumu düşünüyorum.
Koşarak geçtiğim avluyu.
Kapının önünde bekleyen annemi.
Akşam ezanıyla uzayan gölgeleri.
Sonra kendi kendime soruyorum
O çocuk nerede?
O akşam nerede?
Annemin genç sesi
hangi göğün altında kaldı?
Zaman mı aldı onları?
Hayır.
Zaman kimsenin hırsızı değildir.
Zaman
yalnızca geride kalanları taşır.
Öldüren
hayatın ta kendisidir.
Çünkü yaşamak,
biriktirmekten çok
eksilmektir.
Önce süt dişlerin düşer.
Sonra çocukluğun.
Sonra ilk mahallen.
Sonra evin.
Sonra babanın sesi.
Sonra annenin yüzündeki çizgiler çoğalır.
Sonra aynadaki genç adam
bir sabah sessizce çekip gider.
Sonra arkadaşların.
Sonra isimler.
Sonra hatıralar.
Sonra seni sen yapan
her şey.
En sonunda
sana sıra gelir.
Ve dünya
sen doğmadan önce yaptığı şeyi
bir kez daha yapar.
Hiçbir şey olmamış gibi
devam eder.
İşte bu yüzden
kalabalık caddelerde yürürken
bazen ansızın duruyorum.
Herkes bir yere yetişiyor.
Kimse nereye gittiğini bilmiyor.
Kimse
omzunda görünmeyen tabutunu taşıdığını fark etmiyor.
Kimse
içinde usul usul ölen çocuğun sesini dinlemiyor.
Ben duyuyorum.
En çok gece duyuyorum.
Çünkü sessizlik
insanın içindeki en eski dili konuşur.
Ve o çocuk
göğsümün derinliklerinden bana fısıldıyor
Bir gün
son kez gökyüzüne bakacaksın.
Son kez yağmur değecek yüzüne.
Son kez bir kuş
başının üzerinden geçecek.
Son kez bir ağaca yaslanacaksın.
Son kez
sevdiğin birinin adını söyleyeceksin.
Ve bir gün
hiç fark etmeden
birine son kez sarılmış olacaksın.
İnsan
“son kez” denen kelimeyi
ömrü boyunca taşıyamıyor.
Çünkü akıl
ölümü biliyor.
Ama içimizdeki çocuk
ölümsüz olduğuna inanıyor.
Belki de bu yüzden
bazen kimsenin olmadığı bir odada
başımızı eğiyoruz.
Konuşmadan.
Ağlamadan.
Hiçbir şey istemeden.
Sadece oturuyoruz.
Çünkü kalbimiz
nihayet anlamaya başlıyor
Bu dünyada
bize ait sandığımız hiçbir şeyi
yanımızda götüremeyeceğiz.
Annemizin sesini bile.
Çocukluğumuzun kokusunu bile.
Kendi adımızı bile.
Kendi yüzümüzü bile.
Belki de insanlık tarihi
ölümlü olduğunu bilen
ama buna hiçbir zaman gerçekten inanamayan insanların
bitmeyen hikâyesidir.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın