Kıyamet'in Mirası - Lodos'un Gölgesinde - 5

Kıyamet'in Mirası - Lodos'un Gölgesinde - 5
1 Beğen
0 Yorum

---

*"Mahluk kim, insan kim — sınırı biz çizeriz artık. Yumuşaklık, geçmişte kalanların
lüksüydü."*
*— Lodos Klanı, halka açık bir bildiriden, duvara yapıştırılmış, yarısı yırtık*

---

Kâğıt elimde ıslanmıştı, avucumun teriyle. Işık'ın çizdiği çizgileri bir daha kontrol ettim — Lodos Kalesi, Mısır Çarşısı'nın iki sokak arkasında, sonra kaleyi geçip iskeleye bakan köşeye. Orası, dedi, çetecilerin olduğu yer.

Çınaraltı'nın sıcak, gündelik havası birkaç sokak sonra kayboldu. Binalar sıklaştı, gölgeler uzadı, ve bir noktada — tam nerede olduğunu sonradan bile tarif edemem — şehir bir şeyini kaybetti. Sesler azaldı. Kimse tavla oynamıyordu artık, kimse çamaşır asmıyordu. Bir bakkal dükkânının kepengi yarı inikti, içerisi karanlıktı ama biri hâlâ oradaymış gibi bir his vardı, bir hareket, bir nefes. Yürüdükçe taşların rengi bile değişti sanki — daha koyu, daha yıkanmamış, üstlerinde kim bilir kaç kışın kiri.

Duvarlarda ilanlar vardı, Mısır Çarşısı'ndakiler gibi ama daha sert, daha az süslü — birinin üstünde, yarısı yırtılmış, "mahluk kim, insan kim, sınırı biz çizeriz artık" yazıyordu. Altında imza yoktu, ihtiyaç da yoktu. Bir başkasında, daha eski, güneşte solmuş bir kâğıtta, bir yüz vardı — kimin yüzü olduğunu artık seçemiyordum, sadece iki göz ve altında büyük harflerle "ARANIYOR" yazdığını. Ne zamandan kalmaydı, kim bilir kimi arıyorlardı.

Lodos Kalesi'ni önce duvarından tanıdım — yüksek, kaba taş, üstünde hiçbir süs, hiçbir yazı. Kapısında iki nöbetçi duruyordu, ve onları görünce adımlarım kendiliğinden yavaşladı.

Tepeden tırnağa zırhlıydılar — plaka plaka, eklem yerlerinde bile boşluk bırakmayan bir metal, mat ve kirli bir gri. Yüzleri yoktu; kasklarının önünde ince, yatay bir çizik, sadece gözlerin geçebileceği kadar bir aralık vardı, ve o aralığın ardında hiçbir şey görünmüyordu, sadece karanlık. Ellerinde, boylarının neredeyse iki katı kadar mızraklar tutuyorlardı, dimdik, hiç sallanmadan — sanki yorulmak bir kavram değildi onlar için.

Yaklaşırken elimi havaya kaldırdım, silahsız olduğumu göstermek ister gibi, kendim bile neden yaptığımı tam bilmeden.

"Teşkilat," dedim, sesim kırılarak. "Bir işim var bu tarafta."

İkisinden biri başını hafifçe eğdi, incelercesine. Sesi, kaskın içinden geldiğinde, metalik ve boğuk çıktı, ama kelimeleri net anlaşılıyordu. "Hangi iş."

"Çeteciler," dedim, çünkü daha iyi bir yalan bulamadım, ve zaten yalan da değildi.

Bir sessizlik oldu, uzun bir sessizlik, iki mızrağın ucu da bana çevrilmişken. Sonra diğeri, biraz daha kısa boylu olanı, mızrağını yana çekti, geçmeme izin verir gibi.

"Geç," dedi. "Ama dikkatli ol. O pislikler kalabalık, sayı onların tek gücü."

Diğer nöbetçi, o zamana kadar hiç konuşmamış olan, mızrağının ucunu yere vurdu, tek bir kez, dikkat çekmek ister gibi. "Teşkilat'tan mı geliyorsun," dedi, ilkinden daha genç bir sesle, neredeyse meraklı. "Kaç zamandır Neferlik yapıyorsun?"

"Yeniyim," dedim, gerçeği söylemenin en kolay yol olduğunu düşünerek.

"Belli," dedi, ama kötü niyetli değildi bu, sadece bir gözlem. "Yeniyken herkes böyle bakar buraya — sanki her taş bir şey saklıyormuş gibi." Kaskının içinden bir ses çıktı, gülmeye benzer bir şey. "Saklıyor da zaten. Ama sen üşenme, öğrenirsin."

İlk nöbetçi sabırsızlanmış gibiydi. Bir an durdu, sanki bir şey eklemek istiyordu, sonra ekledi: "Arzlar'ın masalına inanma sakın, onlar arasında konuşacak olursan. Onlar bize hep 'sabırlı olun' der, 'anlaşabiliriz' der — sonra Balyoz'u zehirlerler, sonra suçu üstümüze atarlar."

"Balyoz mu?" diye sordum, gerçekten merak ederek.

"Nazım," dedi, sesinde bir şeyin ağırlaştığını hissettim, kelimenin kendisinde bile. "Hidra'yı yaraladı, koca yaratığın kafasını uçurdu, sonra o zehri — Hidra'nın kendi kanından süzülmüş bir zehri — yemeğine kim koyar sanıyorsun? Kim, Hidra'nın kanını bulabilecek kadar o mahluklara yakın olabilir?" Sesi yükselmedi ama sertleşti. "Arzlar'dı. Kanıtlayamadılar, doğru, ama kanıtlayamamak masum oldukları anlamına gelmez. Bazı şeyleri bilmek için kanıta ihtiyacın olmaz."

"Peki neden kimse tutuklanmadı," diye sordum, sesim titremeden çıktığına kendim de şaşırarak, "eğer bu kadar kesinse?"

Bir sessizlik oldu, biraz fazla uzun bir sessizlik. Genç nöbetçi, arkada, ayağını yere sürttü, rahatsız bir hareket. "Çünkü meclis korkak," dedi ilk nöbetçi sonunda, sesinde bir kızgınlık belirdi. "Çünkü kanıt istiyorlar, sanki kanıt her şeyin cevabıymış gibi. Balyoz'u kaybettik biz, onlar hâlâ kâğıt bekliyor."

Genç olan bu sefer hiçbir şey söylemedi, ama ben onun kaskının ardında bir şeyin değiştiğini hissettim — belki bir şüphe, belki sadece bir yorgunluk, kendi tarafının hikâyesini kaç kere dinlediğinden kaynaklanan bir yorgunluk. Söylemedi ama ben gördüm, ya da görmüş gibi hissettim.

Ne diyeceğimi bilemedim. Bu hikâyeyi daha önce hiç duymamıştım, ama söyleniş biçiminde öyle bir kesinlik vardı ki, bir an ben de inanası geldim — sonra Işık'ın sözlerini hatırladım, "Lodos kendi hikâyesini anlatır, hemen inanma," ve içimde bir çekince oturdu, tam da o cümlenin bıraktığı yere.

"Teşekkür ederim," dedim sadece, ve geçtim.

---

Kale duvarının arkasından geçerken, bir an için Galata Köprüsü'nü gördüm, bu sefer tepeden inceleyebildim — kesik ucu, aşağıdaki kirli su, hâlâ orada duran o tuhaf, donmuş boşluk. Buradan, Lodos'un gölgesinden bakınca, köprü daha da farklı görünüyordu; sanki sadece bir yapı değil, bir sınırın kendisiydi, geçmişle şimdiyi ayıran bir çizgi. Kesik ucunun tam kenarında, birinin bıraktığı solmuş bir çelenk vardı, kim bıraktığını, ne zaman bıraktığını bilmiyordum — belki her yıl biri geliyordu buraya, belki tek bir kişi, belki hiç kimse değil de rüzgâr sürüklemişti oraya.

Bir nöbetçi, kale duvarının üstünde, uzaktan köprüye bakıyordu, hareketsiz, ne kadar süredir öyle durduğunu bilmiyordum. Ona sormadım neye baktığını. Bir şeyler vardı sorulmaması gereken — belki bir isim, belki bir yüz, belki sadece o günün kendisi, on dört Nisan, her yıl aynı ağırlıkla geri gelen bir tarih. Nöbetçinin hikâyesinde Arzlar'ın suçlu olduğu kesindi; ama bu duruşta, bu sessizlikte, suçtan daha büyük bir şey vardı — sadece bir kayıp, çıplak ve isimsiz.

---

Kalenin iskeleye bakan köşesine yaklaştıkça ses değişti — insan sesi değildi bu, daha alçak, daha çok, bir arı kovanı gibi bir uğultu. Bir duvarın arkasına sindim, Işık'ın öğütlediği gibi, ve baktım.

Geniş bir avluydu, eskiden bir depo ya da rıhtım binası olmalıydı, şimdi çatısı yarı çökmüştü. İçinde belki elli, belki daha fazla insan vardı — çeteciler. Hepsi aynı basitlikte giyinmişti: yüzlerini örten kapüşonlar ya da bezden maskeler, sadece gözleri açıkta; çoğu üstsüzdü, bazılarının kollarında kaba dövmeler vardı, çoğunun teninde eski yanık izleri, pembe ve gerilmiş. Basit kumaş pantolonlar, kısa kılıçlar bellerinde. Ateş yakmışlardı ortada, etrafında oturmuş, bir şeyler pişiriyorlardı, konuşuyorlardı, hatta bir yerlerde biri gülüyordu — sıradan bir günün olağan halleri.

Bir köşede, diğerlerinden biraz ayrı, tuhaf bir teçhizat giymiş birkaç kişi daha vardı — delikli, ızgara gibi metal kasklar, deri kayışlar, ve bacaklarının bir kısmı metal, kaba işçilikli bir mekanizma, her adımda gıcırdıyordu. Biri elini havaya kaldırdı, parmaklarını açtı, sanki bir şey çağırıyormuş gibi — hiçbir şey olmadı. Bir kez daha denedi. Yine hiçbir şey. Yanındaki bir başkası güldü ona, alay eder gibi, o da elini indirip küfretti, duyamadığım bir şey.

Daha yakından baktım. Ateşin başında oturan bir kadın vardı, yaşlıca, maskesini çenesine kadar indirmiş, elindeki bir kumaş parçasını dikiyordu — bir çocuk gömleği gibi görünüyordu, küçük, renkli. Yanında oturan bir adam, kolundaki yanık izini kaşıyordu dalgın dalgın, gözleri ateşe dikili. Biraz ötede iki genç, neredeyse çocuk denecek yaşta, kısa kılıçlarıyla oynuyorlardı, dövüşür gibi ama gülerek — bir oyundu bu, gerçek değil. Bunların hiçbiri, aklımda canlandırdığım "isyancı" tablosuna uymuyordu. Sadece insanlardı, yorgun ve aç görünen insanlar, kendi küçük ateşlerinin etrafına sıkışmış.

Bir an, gözlerimi kaçırmadan önce, dikiş yapan kadınla göz göze geldiğimi sandım — belki de sadece bakışı o yöne kaymıştı, beni görmemişti bile, ama kalbim bir an durdu, nefesimi tuttum, duvarın gölgesine biraz daha çekildim. Bir süre kimse bir şey yapmadı. Kadın başını eğip dikişine devam etti.

Kalabalıktı ama bu kalabalıkta bir şey eksikti — bir tehdit hissi eksikti. Belki de yanılıyordum, dedim kendi kendime, rahatlamaya başlayarak. Belki de Işık'a getireceğim rapor, kayıp ve zararsız bir topluluk raporu olacaktı.

Tam o an, avlunun en arka köşesinde, daha önce fark etmediğim bir karanlık delik dikkatimi çekti — çökmüş çatının altında, duvara açılmış, insan boyunda bir tünel ağzı, içinden soğuk bir hava geliyordu, yer altına, çok daha uzağa giden bir hava. Ve o delikten biri çıktı — koşarak, nefes nefese, üstü başı tozdan griye kesmiş, ayakları benim hiç görmediğim kadar yorgun bir yürüyüşle sürünüyordu. Buraya yakından gelmemişti bu adam, bunu bedeninden anlayabiliyordum; günlerdir yol almış biri gibiydi.

Ateşin başındakilerden biri, kolunda kırmızı bir bez parçası olan, ayağa kalkıp onu karşıladı, kimsenin duymayacağı bir mesafeye çekti. Rüzgâr, tam o an, birkaç kelimeyi bana doğru savurdu — "...Dev Ana emretti..." ve sonra, biraz sonra, daha alçak, daha tedirgin bir tonda, "...Komutan'ın..." — kelimenin geri kalanı kayboldu, rüzgâr mı yuttu yoksa adam mı sesini kıstı bilmiyorum. Kırmızı bezli adam başını salladı, tünele doğru baktı, sonra kalabalığa değil, doğrudan o karanlık deliğe geri döndü, koşarak geldiği yere, aceleyle.

İçimdeki rahatlama bir anda dağıldı. Bu insanlar — dikiş diken kadın, oynayan çocuklar, oturup gülüşenler — sıradandı, evet, ama bu yer sıradan değildi. Bir ağızdı bu, bir kulaktı; Meteor Bölgesi'ne, Dev Ana'ya, kim bilir daha kaç yere açılan bir geçit. Ve az önce duyduğum o yarım kelime — Komutan — içimde, Işık'ın masasındaki o sessiz endişeyle aynı yerde oturdu.

Uzun süre baktım, saydım, kaç kişi kaç silahlı kaç zırhlı diye zihnimde tuttum, tüneli, kırmızı bezli adamı, duyduğum kelimeleri — Işık'ın isteyeceği türden bir rapor için, ama artık "zararsız" diye başlamayacak bir rapor. Sonra sessizce geri çekildim, geldiğim yoldan, kalbim hâlâ hızlı atıyordu, artık ne heyecandan ne hayal kırıklığından — sadece korkudan, temiz ve basit bir korkudan. Bir dahaki gelişimde, dedim kendi kendime, yalnız gelmeyeceğim.

Lodos Kalesi'nin önünden geçerken aynı nöbetçiler oradaydı, hiç kıpırdamamışlardı sanki.

"Gördün mü," dedi biri, soru değil, bir teyit gibi.

"Gördüm," dedim.

"Kalabalık ama zayıf," dedi, sesinde bir küçümseme vardı. "Bir gün hepsini temizleyeceğiz, Teşkilat'ın yaygara koparmayacak olsa çoktan temizlerdik. Teşkilat'ın her zaman hatrı vardır bizde."

Bir şey söylemedim — ne o tüneli, ne kırmızı bezli adamı, ne duyduğum yarım kelimeyi. Belki de Lodos haklıydı, belki de değildi; ama bu, onlara söyleyeceğim bir bilgi değildi. Yürüyüp gittim, Çınaraltı'na doğru, aklımda Işık'a ne anlatacağımı kurarak — ve bir köşede, hâlâ, Lodos nöbetçisinin Balyoz Nazım hakkında söylediği şey duruyordu, bir taş gibi, ne tam inandığım ne de tam reddedebildiğim bir ağırlıkla.

Yorumlar (0)

Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.

Yorum Bırakın