Bir insanı kaybettiğimizde, onunla olan meselemiz de biter mi? Bir yakınımız öldüğünde, onunla olan meseleler de birlikte mi gömülür diye sormaya çalışıyorum aslında. Ölüm, söylemekte zorlandığım, doğrudan yazmak ya da söylemek yerine bazı tanımların etrafında dolanarak dile getirebildiğim bir kavram oldu benim için. Babam gittiğinden beri..
Yas.. Bir donakalma hali sanıyordum önceden. Hayattan kopup içe dönülen bir hal. Biraz büyüyünce isyanla iç içe bir şey olarak algılamaya başladım. Acıyı öfkeyle bastırma çabası zannettim sonra. Buralardan geçerek tamamlanan, sonra insanın içinde sızlamaya devam etse de, yaşadıkça tükenen bir süreç.. Hiçbiri değilmiş oysa. Babam gidince anladım.
Gittiğini öğrendiğim andaki öfkeyle iç içe geçmiş acının şiddetini de hatırlıyorum, 3-4 gün geçtikten sonra "hayat ne çabuk eski akışına dönüyor. Bu sızı hiç geçmeyecek ama, bu kadar kısa zamanda yemek yiyip uyumak gibi günlük alışkanlıklara dönebildiysem, acıyla da baş edebilirim." düşüncesinin zihnimden geçişini de. Hayatın ölüm karşısında her zaman galip geldiği gerçeğiyle yüzleştiğim andı o fark ediş.
Ama... Öyle olmuyormuş. Öyle değilmiş. Yas, bir evreler silsilesi değilmiş. İyiyim zannederken uykudan ağlayarak uyanmalar, artık hayatta olmayan birinin ardından duyulan özlem, bir daha görmeyeceğini bilmenin dayanılmazlığı, zihinde saklanan anıların sızısı.. Tüm bunlar olurken de günlük yaşama devam etmek. Şimdi düşünüyorum da, yas sürecinin doğal uzantıları zannettiğim her şey, hayatın kendi akışındaki olağan ritmiymiş sadece. Belki de yas, hep anlatıldığı gibi bir "süreç" bile değildir. Asıl yas, insanın her şeyin sonunda "Ben şimdi ne yapacağım?" diye kendine sorduğu an'dır belki.
Tam da yasın ne olup ne olmadığını sorguladığım bu dönemde, Laurent Mauvignier'in "Onlardan Uzakta" isimli novellasını okudum. 72 sayfalık, incecik bir kitap. Yas ve suçluluğa dair çok şey söylüyor. Okuyana da cevapları hiç kolay olmayan sorular bırakıyor.
Romanın merkezinde, ailesinden uzaklaşan ve sonunda intihar eden Luc isimli karakter var. Luc'ün ölümünün ardından annesi, babası, amcası, yengesi ve kuzeninin sesini dinliyoruz. Aslında bir yas metni bile denemez belki bu kitaba. Çünkü herkes Luc'ün yokluğu ve o yokluğun ardından geride ne kaldığına bakmaktan çok, neden intihar ettiği sorusunun etrafında dolanıyor. (O sorunun gerçek cevaplarını bulmak istiyorlar mı emin değilim.)
Peki suçluluk? Karakterler yas tutmaktan kaçınarak bu duygunun çeperinde dolanıyor sanki. Luc'ün ardından kalan sorular suçluluğu ve ihmal edilmişliği işaret ediyor ama kimse oraya bakmak istemiyor. Zor olsa gerek.. "Aile bir mayın tarlası gibidir. Birey olmak için oradan sağ salim çıkmak gerekir." diyordu Barış Bıçakçı bir kitabında. O mayın tarlasında yürümek ne kadar zorsa, tarlayı yaratanların kendileriyle yüzleşmesi de o kadar zor demek ki.
Luc o mayın tarlasından neden çıkmak istedi? Ailesini geride bırakıp Paris'te bir barda çalışmak, onu birey yapmaya yeter miydi? Belli ki buna inanmış. En azından denemeye değer bulmuş olmalı. Kör bir aileden kopma macerasından çok, -kendi olmak için bedeli en baştan ödediği- bir hayat kurma çabasının içindeydi. "(...)Luc'ün gidişi bu yüzdendi. Gitmesi gerektiğini söylemesi bu yüzdendi. Orada iş bulmamış olsaydı bile yine de gideceğini söylemişti (bizi, buradaki insanları küçümseyişinin örtük bir anlatımıydı bu da). Yalnızca birbirimize bakmamız bile didişmeye başlamamıza yetiyor demişti; gerçekten de gözlerimizin beyazında, o beyazlığı sarartan, bakış açılarını retinaya yapışmış bir göz yanılsamasına dönüştüren can sıkıntısından başka bir şey yok. Yarınlar yalnızca tekrar eden bugünlerden ibaret."
Kitabın ilk sayfasındaki bu alıntı ailesiyle arasındaki mesafeyi en baştan ortaya koyuyor. Luc'ün ne pahasına olursa olsun gitmeyi isteyişini örtük bir küçümseme olarak okuyorlar. Ama onu yarınsız bırakıp tekrar eden bugünlerin içine sıkıştırmış olabilecekleri ihtimali, akıllarına gelmiyor bile.
Aslında Luc'ün ne istediğini anlamak çok zor değil. O sadece kendine ait, basit bir hayatta, anlaşılma çabası vermek zorunda hissetmeden yaşamak istiyordu. Yine kitabın başındaki şu alıntıyla da doğrulayabiliriz bunu: "Gitmekten memnundu çünkü gündüzleri film izleyebilirdi, gerçek bir salonda, büyük ekranda izleyebilirdi." Bizi dünyaya getiren ebeveynlerimizin, bu basit yaşam tahayyülü karşılığında ödettiği bedeller ne kadar ağır. Coğrafya tanımayan bir ağırlık..
Aslında Luc'ün ne istediğini anlamak çok zor değil. O sadece kendine ait, basit bir hayatta, anlaşılma çabası vermek zorunda hissetmeden yaşamak istiyordu. Yine kitabın başındaki şu alıntıyla da doğrulayabiliriz bunu: "Gitmekten memnundu çünkü gündüzleri film izleyebilirdi, gerçek bir salonda, büyük ekranda izleyebilirdi." Bizi dünyaya getiren ebeveynlerimizin, bu basit yaşam tahayyülü karşılığında ödettiği bedeller ne kadar ağır. Coğrafya tanımayan bir ağırlık..
Ebeveyn-birey çatışması, kayıp, yas, suçluluk, vicdan azabı. Bunlar edebiyatın doğal kazı alanı gibi. Hepsi üzerine yazılan sayısız roman, hikaye, anlatı var. Onlardan Uzakta'yı bu kadar etkileyici ve özgün yapan şey; hiçbir kavramı baz almadan derdini anlatabilmesi. Aile içinde yalnız ve dışlanmış hissetmenin büyük trajediler ya da açık ihmallerden çok; küçük anların birikip, tamiri zor bir yere varmasıyla olduğunu göstermesi. Öyledir çünkü. Bir bakış, yutkunup susmak zorunda hissedilen bir an, esirgenen bir soru, duyulmayan bir iç çekiş, görülüp de omuz verilmeyen çabalar.. Bunlar değil midir tüm ilişkilerimizi kopuşa sürükleyen nedenler?
Ebeveyn olmanın içgüdüsel bir şey olduğunu sanıyordum. İyi veya kötü ebeveyn olmak, o içgüdünün var olup olmamasının bir sonucuydu benim için. Bu da babamın gidişinden ve Onlardan Uzakta'yı okuduktan sonra fark ettiğim başka bir yanılgı oldu. Mesele varlık yokluk değilmiş. İç güdü yetmiyor. Sevgi yetmiyor. Anlama çabası bile yetmiyor hatta. Davranışların, ondan da önce sözcüklerin ne kadar yıkıcı olabileceği hassasiyetiymiş aslolan. Kitabın ortalarında Luc'ün yengesi Geneviev'in annesi Marthe'a "Kalbimizde olanı karşımızdakini incitmeden söylemeye çalışmak zor bir şey" dediği sahnede, parmak basılmak istenen şey bu olamaz mı?
"Onlardan Uzakta", gösterişsiz ama sahici bir metin. Vurmuyor ama çarpıyor. Bittiğinde etkisiyle başbaşa bırakıp birey olma konusunda bizden nispeten ilerde olan Batı toplumlarında bile ebeveynliğin ve çocukluğun açmazlarının çözümünün o kadar kolay olmadığını hatırlatıyor.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın