Tarihi daha yüksek değerler ışığında yorumlamak için, büyük ölçüde geçerliliğini yitirmiş olan ilerleme ve evrim mitini reddeden herkes, olumsuzlukların ağır bastığını fark eder ve çöküş sorununu kavramaya başlar. İlerleme inancı mantıksal bir olanaksızlığa dayanıyorsa çünkü “daha çok”, “daha az”dan doğamaz; daha yüksek olan da yozlaşmış olandan ortaya çıkamaz. Geriye doğru bir gelişimi açıklarken de benzer bir güçlükle karşılaşılır. Daha yüksek olan nasıl yozlaşabilir? Ulaşılmış bir düşünsel düzey nasıl kaybedilebilir?
Yalnızca benzetmelerden çıkarılan sonuçlarla yetinseydik, çözüm zor olmazdı: Sağlıklı insan hastalanabilir; erdemli insan kötü alışkanlıklara yenik düşebilir. Elbette doğa yasası gereği her canlı doğar, gelişir, en olgun hâline ulaşır; ardından yaşlanır, solar ve ölür. Ancak iki olgu arasında tam bir benzerlik olduğunu varsaysak bile, bu yalnızca bir gözlemdir, açıklama değildir. Zaten başka türlü nasıl olabilir? Sonuçta burada uygarlıklardan, siyasi ve toplumsal yapılardan söz ediyoruz. Bunlarda insan iradesi ve özgürlüğü, söz konusu doğal süreçlere kıyasla daha büyük bir rol oynar.
Aynı itiraz, Oswald Spengler’in kuramı için de geçerlidir. Bu kuram, kaçınılmaz bir gelişim süreci benzetmesine dayanır. Buna göre her uygarlık, tıpkı bir canlı gibi doğuş, tam gelişme, sonbaharı andıran bir yaşlanma, katılaşma ve sonunda ölüm ile dağılma aşamalarından geçer. Döngü, Spengler’in kültür adını verdiği organik, manevi ve kahramanca biçimlerle başlar; uygarlık adını verdiği inorganik, maddeci, kitlesel ve ruhsuz biçimlerle sona erer. Bu kuram, “döngüsel yasalar” bakımından geleneğin öğretisini tekrarlar. Ancak geleneğin öğretisi çok daha geniş, hatta metafizik alanları kapsar ve sorunumuzu daha derinlemesine incelememize yardımcı olabilir. Nitekim giderek tükenen bir güce işaret ederek bir açıklama yolu sunar. Sıradan ama yararlı bir benzetmeyle, yeni bir güç sağlanmadıkça pistonun hareketi yavaşlar ve sonunda durur. Yeni bir güç sağlanması ise yeni bir döngüyü başlatır. İnsan söz konusu olduğunda bu güç, öncelikle daha aşağı düzeydeki güçleri birbirine bağlayan ve biçimlendiren, daha yüksek bir düzenleyici güç olarak anlaşılmalıdır.
Ele aldığımız sorun açısından bu bakış açısı yararlı olacaktır. Spengler’inkine benzer biçimde, hareket noktamız iki uygarlık türü ve dolayısıyla iki devlet türü arasındaki karşıtlıktır.
Bir yanda, biçimleri ve koşullara bağlı özellikleri bakımından farklılaşan, ancak ilkelerde birleşen geleneksel uygarlıklar vardır. Bu uygarlıklarda manevi, bireyüstü güçler ve değerler, genel düzenin ölçüsünü oluşturur ve bunlara bağlı her gerçekliğe meşruiyet kazandırır. Diğer yanda ise yalnızca insani ve dünyevi, bireyci ve kolektivist unsurlara dayanan, modern diye adlandırılan gelenek karşıtı uygarlık bulunur. Bu, artık “yaşamdan daha fazlasını” tanımayan bir yaşamın bütün olanaklarının açığa çıkmasıdır. Geleneksel uygarlıklar yok olup dünya genelinde giderek yeni bir “modern” uygarlığa yer açtıkça, çöküş kendisini “tarihin yönü” olarak gösterir.
Öyleyse soru, bunun nasıl mümkün olduğudur. Sorun artık daha somut biçimde ortaya konmuştur. Hiyerarşik yapının ve önderlik ilkesinin gerçekte neye dayandığını inceleyebiliriz; çünkü başka birçok sürecin anahtarı burada yatar. Daha önce döngüsel yasalarla bağlantılı olarak oluşumlarından söz ettiğimiz geleneksel hiyerarşilerin, esas olarak doğrudan denetim ve zorbalık yoluyla dayatıldığı iddiası öncelikle reddedilmelidir. Böyle bir iddia, daha yüksek olanı daha aşağı olanla bir tutmak anlamına gelir. Ayrıca manevi unsurun belirleyici önemini de kabul etmeliyiz. Gelenek dünyasında “eylemsiz bir etkiden” söz edilebilirdi. “Hareket etmeyen hareket ettirici”nin, Aristotelesçi anlamıyla gizemi geçerliydi: Bireysel güçlerin düzen içindeki her hareketinin kutbu, değişmeyen ekseni. Gerçek önderliğin niteliği “Olimpos’a özgü” olarak tanımlanırdı. Gerçek hükümdarların zor kullanmaya ihtiyacı yoktu; varlıkları yeterliydi. Bazen de mıknatıstan söz edilirdi; ileride göstereceğimiz gibi bu benzetme, bütün sorunumuzu da çözer. Sol görüşlü tarihçilerin ve yazarların sürekli öne sürdüğü, her hiyerarşik devlet örgütlenmesinin şiddetten doğduğu düşüncesi, ilkel, yanlış ya da en azından eksik olduğu için reddedilmelidir.
Gerçek manevi önderliğin temsilcilerinin, her birini bir yere bağlamak için insanların peşinde koştuğunu; böylece hiyerarşik ilişkiler kurup sürdürerek egemenliklerini güvence altına aldığını düşünmek de saçma olurdu. Her olağan ve geleneksel hiyerarşinin temelinde yalnızca boyun eğdirme değil, altta bulunanların rızası ve üsttekinin otoritesini tanıması vardır. Daha yüksek olanın daha aşağı olana değil, daha aşağı olanın daha yüksek olana ihtiyacı vardır. Önderin takipçilere değil, takipçilerin öndere ihtiyacı vardır. Hiyerarşinin özü şudur: Bazı insanlarda açıkça gelişmiş olan şey, başkalarında yalnızca belirsiz bir özlem, bir önsezi, henüz açıklık kazanmamış bir arayış olarak bulunur. Bu nedenle ikinciler, zorunlu olarak birincilerin peşinden gider ve doğal biçimde onlara tabi olur. Burada tabi olmak, dışarıdan gelen bir zorlama değildir; insanın gerçek “benliğiyle” ilgilidir. Geçmişin hiyerarşik dünyasındaki fedakârlık ruhu, bilinçli kahramanlık ve erkeksi adanmışlık buradan doğar. En güçlü orduya sahip bir zorbanın bile asla elde edemeyeceği saygınlık, otorite, sessiz güç ve etki de buradan gelir.
Bu kavrayış, yalnızca çöküş sorununa değil, devrim yoluyla bir düzenin yıkılmasının nasıl mümkün olduğuna da yeni bir ışık tutar. Şu söz yeterince sık tekrarlanmıyor mu: Bir devrim başarılı oluyorsa, bunun tek nedeni önceki yönetimin zayıflığı ve üst sınıfın yozlaşmasıdır. Bu doğru olabilir, ancak yeterli değildir. Durum, tasmalı köpeklerin birden sahiplerine üstün gelmesine benzetilebilir; onları yöneten eller artık yeterince güçlü değildir. Fakat gerçek bir devletin şiddet yoluyla kurulabileceğine inanmıyor ve daha önce sözünü ettiğimiz hiyerarşiyi esas alıyorsak, durum değişir. Böyle bir hiyerarşi ancak tek bir durumda ayakta tutulur: Gerileme herkesi etkilediğinde, her insan özünde sahip olduğu özgürlüğü kötüye kullanarak yaşamını kendisinden daha yüksek olan her şeyden kopardığında ve böylece onu sakatladığında. O zaman bütün bağlar kopmak zorundadır. Siyasi biçimi her insan için bir yükseliş ve bütünleşme sürecini temsil eden geleneksel organizmayı bir arada tutan gerilim zayıflar. Her bir güç kendi yolunda yalpalamaya başlar; kimi zaman yitirilen geleneğin yerine milliyetçi ve faydacı sistemler koymaya çalışır, sonunda ise kopup sürüklenir.
Zirveler saf ve el değmemiş kalabilir. Ancak daha önce onlara tutunan geri kalan her şey, bir çığ gibi harekete geçer. Önce yavaşça, neredeyse fark edilmeden, sonra giderek hızlanarak dengesini yitirir ve vadinin dibine; liberalizme, sosyalizme, kitle toplumuna ve komünizme doğru yuvarlanır.
İncelediğimiz alanda çöküşün sırrı burada yatar. Her devrimci altüst oluşun sırrı da buradadır. Devrimci, önce kendi içindeki hiyerarşiyi öldürür ve böylece içsel düzenin kendisine sunduğu olanakları kaybeder. Ardından bu düzeni dış dünyada da yıkmaya girişir. Öncesinde içsel bir yıkım olmadan, hiyerarşi ve gelenek karşıtı bir altüst oluş anlamında devrim gerçekleşmez. Bu hazırlık süreci, yalnızca “olguları” gören ve değerlendiren yüzeysel ya da dar görüşlü gözlemcinin dikkatinden kaçar. Bu nedenle devrimler sonunda ya akıldışı olgular olarak görülür ya da her uygarlıkta ikincil konumda olan maddi ve toplumsal etkenlerle açıklanır.
Katolik mitolojisi, ilk insanın düşüşünü ve hatta meleklerin isyanını metafizik özgürlüğe bağlarken, özünde aynı açıklamaya başvurur. İnsanın doğuştan sahip olduğu tehlikeli bir yetiden söz eder: Özgürlüğünü manevi yıkım için kullanabilme, kendisini daha yüksek bir mertebeye çıkarabilecek her şeyi reddedebilme yetisi. Bu, tarih boyunca gelenek karşıtlığı, devrimcilik, hümanizm, laiklik ve “modernizm” gibi çeşitli biçimlerde karşımıza çıkan metafizik bir karardır. Aslında bu karar, aksi hâlde bir sır olarak kalacak olan çöküşün ve gelenek karşıtlığının nedenidir.
Böylece, bize biraz şifreli görünen eski geleneklerin anlamı da anlaşılır. Bu gelenekler, zaten hep orada oldukları için bir şekilde hâlihazırda var olan önderlerden söz eder. Çeşitli biçimlerde anlatılan simgesel eylemler yoluyla bu önderler ya da onların “makamları” yeniden bulunabilir. Bu arayış, aslında yeniden düzene girmek demektir. Demirin mıknatısa çekilmesi gibi, önderi keşfeden, ona yönelen ve ona ulaşmaya çalışan bir tutumdur. Bu konuda yeterince şey söyledik; isteyen daha derine inebilir.
Ancak bugünün dünyasında derin bir karamsarlığa katlanmak zorundayız. Gerçek önderler şimdi ortaya çıksaydı, halkı kışkırtanların ve toplumsal mitlerin savunucularının maskesini takmadıkça kimse onları tanımazdı. Bu nedenle krallık çağı sona ermiştir. O zamana kadar, düzen varlığını koruduğu sürece, simgenin kendisi yeterliydi. Simgeyi taşıyan kişinin, bir birey olarak görevinin gereklerini her zaman eksiksiz karşılaması gerekmiyordu.
Çeviri : Mert Can FIRAT
Kaynak: Arktos



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın