Sus payı çeksem de dudaklarıma; hangi vakit bir rüzgar esse sensin. Hangi buluta doğru bakarsam; biliyorum ki seninle dolacak ciğerlerim. Öyle bilimsel anlatılarla bezeyemem halen şu her anına lanet ettiğim çağa rağmen hissedebilme yetisine sahip bedenimdeki zihnimi. Bu yüzden seni, beni yaşatacak bir nefes olarak görüyorum sevgilim. Biliyorum, anlamazsın bu anlattıklarımı. Zaten anlamanı da istemem. Yıkılması çok önce gereken bir ülkede sokaklara yazılan yazılar gibi sen de çok önce silinmesi gereken bir isimdin zihnimin duvarlarından. Ama çaresiz bekliyorum bu bembeyaz duvarın önünde. Hiçbir yazı yok sanıyorlar. Halbuki biliyorum; kaç iktidar değişirse değişsin gönlümde, kazınmaz duvarlardan hissedilenler.
Senin olup olmadığını umursamıyorum biliyorsun. Bu da keskin bir çelişki gibi gelebilir sana. Gelmesin, aksine bir kabulleniş olarak gör ne olursun benimkisini. Bazen insanın kabul etmekten başka çaresi olmaz. Her ne kadar heyecanlandırsa da kalbimi asırlar geçse de seni görebilme ihtimali, günden güne sana nefret dolacaksam; seni olduğun gibi hatırlamak ve seni görmekten alıkonulmuş olmak isterim. Sen değil, bir başkası engel olsun isterim. Bir gün yeşili, bir gün maviyi görmeyi düşlemektense, karanlıklar içinde avucumda bir ışık olsun isterim seni sevmek.
Bir şeyi ne vakit bunca haykırırsan; yitirirmiş anlamını. Bir şey ne kadar ağırsa o kadar sustururmuş seni, kalırmışsın yükünün altında. Hem suskun, hem de anlamını yitirmiş gibiyim artık bu hislerin. Sıcak bir yaz günü, saçları sırılsıklam olmuş o top peşinde koşturan çocuk, oturuyor amansızca bembeyaz bir duvara bakarak. Seçemiyor ne yazıyor. Ama bir şey var bu duvarda. Ne yazı ne şekil. Ama dudaklarını kurutacak kadar ağzını açık tutan ve kendisine merakla baktıran bu duvar; Tıpkı ilk çağları gibi insanlığımın (Ki burada da inceden bir bilimsellik katmak istiyorum ki gözüne gireyim. Ne o öyle, hep bayağı bir edebiyat kahramanı gibi takılamayız bu dizelerde.) nakış nakış işlenmiş tanelerine bu duvarın her şey, her his.
Bunu buram buram hissediyorum, ancak yaşamanın belli bir noktadan sonra gelen anlamışlığını ceplerime doldurduğumdan beri, bu duvarın önünde bekleyen çocuğa dokunmuyorum. Ona üzülmüyorum ama onunla da heyecanlanmıyorum. Başını okşamıyorum. O orada beklesin istiyorum. Beklesin ki boyamasınlar duvarını, beklesin ki güneş batacak gibi olursa onu görüp dursun tepede korkar diye karanlıktan. Beklesin ki belki bir gün, çok çok zaman sonra sen geçersen o sokaktan, ilk o görsün. Başka bir yaşamda, beni büyüten olmamışlıklar, başka hüzünler, gözyaşları, korkular, öfkeler, sensizlikler, seni beklemeler, senden kopmalar, sana öfkelenmeler, seni düşünmeler, yitirişler, kopuşlar hiç uğramasın ona.
Sen ve beyaz bir duvarın üzerinde yazılı bekleyişim dışında bir şey gelmesin başına.
Çünkü; yaşamak, sevginin, yiten bir aşktan nefrete dönüştüğünü gösterecek kadar uzun şekilde uğrayabildi bana. Bu ise, hem kabullenmek hem de yitirmektir aslında.
Şimdiyse, diyorum ya hep, sensiz saklansın avuçlarımda sevgin; kazınmasın duvarımdan adın ve eksilmesin gökyüzümden güneşin. Sen yine olduğun yerde mutlu ol.
Ben yiten bir memleket olan kendimin her sokağında senin adını bir hürriyet gibi taşıyacağım sevgilim.







Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın