İskandinavya…
Hiç İskandinavya’da bulunma fırsatını buldunuz mu? Hiçbir canlının bulunmadığı, insanın doğa karşısında aciz kaldığı o fiyortlarda dolaştınız mı? Sadece buz çatırtılarının olduğu sessiz ve buz gibi bir gecede buzun ve karın altında şimşekler ile gök gürültülerinin dansına davetsiz misafir oldunuz mu?
Eğer cevaplarınız evet ise o halde; zihninizde yankılanan "HAYIR! Olamaz, OLAMAZ!* çığlıklarına rağmen** Thor’a, Buz Devlerine, Freya’ya, Odin’e, özetle tüm İskandinav mitolojisine inanmayı, bir anlık dahi bile olsa, aklınızdan geçirmişsiniz demektir. Çünkü o mistik anlarda aklınıza gelen en mantıklı şey Thor’un Buz Devleri ile olan dövüşü olmuştur ve o an tek düşünebildiğiniz Thor’u kızdırmamak için her şeyin yapılması gerektiğidir.
*Kenan Komutana saygılar. Sensiz İstanbul kim bilir ne halde olurdu.
**Burada bilim kast edilmiştir. Yoksa bugünün insanlarının daha akıllı olduğu varsayımı, yalnızca bir varsayımdır. Hatta çoğunluğa göre bugünün insanı daha aptaldır. Yalnız buradaki ikilem; bu varsayımda bulunan çoğunluğun bu varsayıma göre aptal olacağıdır ki bu durumda varsayımın kendisi de aptalca olacaktır. O halde sonuç: insanlar insandır.
İşte insan zihni dostlarım; huşu anında ne kadar bilgili, ne kadar zeki, ne kadar entelektüel olduğunun önemi kalmaz, en temel dürtülerine geri döner. Çok daha büyük güçlerin oyun tahtasındaki ufacık bir toz olduğunu fark eder veyahut öyle hisseder. Ama aynı zamanda bu önemsizliği de kabullenemez. Kabullenebilmesi için anlamlandırmalıdır. Böylece yine o korktuğu doğaya döner ve oradan mitoloji doğar.
Sizin de bildiğiniz gibi bu mitolojilerin en önemlilerden biri buzun, soğuğun, savaşın, kanın ve bilgeliğin mitolojisi olan İskandinav mitolojisidir. Coğrafyası gibi serttir, acımasızdır. Zayıflığa ve zayıflara yer yoktur. Tanrıların müdahil olduğu mistik olaylarla, bilmecelerle doludur ve tabii ki bu yazının konusu olan Arda Keskinkılıç’ın Gestumblindi’sinin de ana yuvasıdır:

Gestumblindi her viking gibi yıllarını savaşarak geçirmesine rağmen her vikingin hayali olan savaşta ölmek ona nasip* olmamış ve savaşma yaşı artık çok gerilerde kaldığından da son günlerini köyünde çiftçilik yaparak geçirmektedir. Vikinglerin Valhalla sevdasından çevrede çok fazla yaşlı viking bulunmadığından ve savaşma yılları Gestumblindi’nin tek gözüne mal olduğundan mütevellit konu komşu tarafından Gestumblindi’nin Odin olduğu inancı palazlanmış ve Gestumblindi’nin tüm yalanlamalarına rağmen bu bilgi tüm İskandinavya’ya yayılmıştır.** Hayat bu inanç etrafında şekillenen saygı ile tıngır mıngır devam ederken bir gün efsanevi kılıcının getirdiği güç ve delilik ile viking tahtını gasp eden zatın*** vergiyi köylülerin şahsen getirmesini istemesiyle her şey değişir ve Gestumblindi ile arkadaşlarının devlere, kahinlere, elflere, kuşatmaya, kuşatılmaya ve elbetteki tanrılara ev sahipliği yapan yolculuğu başlamış olur.
*Evet nasip (40 İp olanı değil!) O kadar mitoloji mitoloji dedik ve demeye de devam edeceğiz, şimdi durduk yere kafalar karışmasın. Özümüzü koruyalım.
**Biz de şu kadarcık şey istedik, çok mu? (“Bir şey istedin o da her şey” Gibi)
***Tahtta oturan herkes zattır bizim için. Gerçi bunu diyen de… Neyse…
Yukarıdaki özetten de anlayabildiğiniz gibi Gestumblindi bir yolculuk hikayesi. İskandinav topraklarında geçen, vikingleri ve vikinglerin düşünce yapılarını gerçekçi ve ikna edici bir şekilde anlatan bir yolculuk hikayesi. Arda Bey’ in İskandinav mitolojisi bilgisi ve bu bilgiyi aktarma kabiliyeti burada büyük bir övgüyü hak ediyor doğrusu. Kitabı okurken bir an bile garip veya farklı hissetmiyor, kitabın daha ilk sayfalarından içinde olduğumuz hikayeyi kabulleniyor ve İskandinav mitolojisinin getirdiği farklılık ve tazelik hisleriyle kitabı keyifle okuyoruz. Özellikle bu farklılık ve tazeliğin oluştuğu kısımlar, yani bölüm aralarında veya bölüm başlarında anlatılan kısa mitolojik hikayeler, hem ilgi çekici hem de güzel kaleme alındığı için okuması oldukça heyecan verici ve merak uyandırıcı. Fakat kitabın ilk 30-40 sayfasında anlayamadığım bir olgu var ki o da; sanki kitabın orijinal dili İngilizceymiş de bu onun kötü bir çevirisiymiş gibi hissettiriyor oluşu. Bu sayfalarda yüklemlerin ekleri sürekli değişiyor ve bu da yağ gibi* diye tabir ettiğimiz okuma durumunu olumsuz etkileyerek ilk başlarda kitabın içerisine girmemizi birazcık zorlaştırıyor. Fakat bu durum kitap ilerledikçe azalıyor ve bir noktadan sonra da kalmıyor ama işte kitap ne yazık ki dönemimizin en ağır hastalığı olan “ilk bakış" etkisine de yakalanmış oluyor bir kere.**
*Aslında bu durum daha çok viskozite ile alakalıdır. Yoksa öyle yağlar vardır ki… dur.. dur içimdeki mühendis, konun burayla ne alakası var?
**Kitaplarla dans eden bizler içi vız gelir bu etki. Yani… belki.. eee.. şey.. Eh tamam, şöyle diyelim: En azından kitap kategorisi için bizlere vız gelir! Biz her kitabı 900 sayfadan fazla olan 3 kitaplık serilerin 500. sayfasında açılmasına “ok” olan bir kitleyiz! Biz her kitabı 800+ olan 14 kitaplık Zaman Çarkı serisinin 8. , 9. ve 10. kitaplarını okuyabilmiş kitleyiz!
Bu etkiyi tetikleyen bir diğer etmen de ilk sayfalardaki karakter kalabalığı oluyor. Kitap ilk 60 sayfa içerisinde çok fazla karakter sunuyor ve haliyle tüm o karakterler ile bağ kurmak ve kimin hangi özelliğe sahip olduğunu takip etmek pek mümkün olmuyor. (Özellikle Gestumblindi’nin yol arkadaşlarının kişiliklerinin ve tiplerimin arka arkaya verildiği kısım biraz yorucu hissettiriyor.)
Fakat bu söylediklerimden kitabı beğenmediğim sonucu çıkartılmasın. Sadece kitabın ilk sayfalarında kitabın içerisinde kaybolmakta biraz zorlandım ve bunun nedenlerinin bencesini sıraladım. Belki bunlar sizleri etkilemez veya beni etkilediğinden daha az etkiler ve kitabın ilk sayfalarından itibaren başlayan, yukarıda çok beğendiğimden bahsettiğim, bölüm aralarındaki kısa mitolojik hikayeler ile kitap sizi ilk sayfalarından kendine bağlar. Zira ilk kısımdan sonra kitabın bana yaptığı tam olarak bu oldu; beni kendine esir etti.
Gestumblindi’nin geçmişinin, Odin’nin, Loki’nin ve diğer tanrıların hikayeleri, efsanevi kılıcın dövülüş ve ele geçiriliş hikayesi… daha nice minik minik, endişe dolu anlarda ateş başında anlatılan ve anlatan kişinin; dinleyen, yaşayan veya inanan olmasına göre karakter değiştiren hikayeler bu esaretin temel sebebi oldular. Çünkü merak uyandırıcı ve heyecan verici bu hikayeler kitabın ana hikayesi içerisine göbekten bağlılar ve her anlatıldıklarında ana hikayeye ya katkıda bulunuyor ya da ana hikayedeki bir sırrı açığa çıkartıyorlar. Hal böyle olunca da kitabın okunması oldukça kolaylaşıyor ve saatin ilerleyişi unutuveriliyor. Sayfalar ilerledikçe kitabın ana hikayesinin de açılmasıyla kitabın sonuna nasıl gelindiği anlaşılmıyor.
Yazar Arda Keskinkılıç’ı tebrik eder, başarılarının devamını dilerim.
Herkese keyifli okumalar dilerim.







Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın