Türkiye bir “futbol ülkesi”. Cümlenin yaygın kullanımı futbolun ülkede ne kadar popüler olduğunu anlatmaya yarıyor. Aynı zamanda futbolun milyonlarca insan tarafından en çok sevilen spor olduğu ortaya konmaya çalışılıyor. Bense bu anlamda kullanmıyorum bu cümleyi. Çünkü hakikatte futbolu aslında “sevmediğimizi” düşünüyorum, fakat bu ayrı bir yazının konusu olacak kadar derin ve bu yazının temasından uzak bir düşünce. Biz, bir futbol ülkesiyiz diyorum, fakat bunu futbola olan romantik bir bağlılığımız olduğuna dair bir görüş ortaya koymak için yapmıyorum. Aslında “futbola benziyoruz” demek istiyorum. Nasıl futbol oynuyorsak, öyle siyaset yapıyoruz. Nasıl futbol, halk tabiriyle “top” oynuyorsak, öyle sanat, edebiyat, bilim yapıyoruz. Tabii tersi de doğru, bütün bunları yapma biçimimizle yeşil sahada ortaya koyduklarımız üç aşağı beş yukarı aynı oluyor.
Örnek ortaya koymak gerek, çünkü somut olmayınca soyut bir noktaya kadar anlaşılabiliyor. Öyleyse hemen söyleyelim: futbolda ve siyasette kendimizi “yere atıyoruz”. Bilmeyenler için; kendini yere atmak yalnızca fiziksel bir eylemi ifade etmez futbolda; aynı zamanda hakemi aldatarak, rakibe karşı sporun ruhuna ve etiğe aykırı bir şekilde avantaj elde etmek demektir bu. Kendini yere atan oyuncu, örneğin bunu ceza sahası denen alan içerisinde yapmış ve hakemi aldatmayı başarmışsa, penaltı atışı kazandırıyor takımına. Ve futbolda penaltı atışlarının çoğu da golle sonuçlandığı için, neredeyse takımına bir gol hediye etmiş oluyor bu oyuncu. Rakip belki sırf bu yüzden maçı kaybedebiliyor. Ve işin en acı tarafı, kendini yere atan oyuncuya yalnızca rakip takımın taraftarları tepki gösteriyor. Yalnızca rakip takımın taraftarları, tabii canları yandıkları için, bu oyuncuya sövüyor. Oyuncunun formasını giydiği takımın destekçileri ise hiç sesini çıkartmıyor, üç maymunu oynuyor.
İşte bu durum, futbolumuzda sıkça görünen ve oyundaki adalet duygusunu aşındıran bir şey. Nasıl ki futbolda kendini yere atanlar varsa, siyasette de var. Kendilerini yere atıyorlar, normal yollarla elde edemeyecekleri bir avantaj için, aldatıyor ve yanıltıyorlar. Futbolcu bunu bir stadyum dolusu ve ekranlarından onu izleyen insanların gözü önünde yapıyor. Siyasetçiyse 85 milyonu aptal yerine koyarak yapıyor.
Siyasetçiler de futbolcular gibi kendilerini yere atıyor. Şimdi ufak bir parantez açma gereği duyuyorum. Kendini yere atmaktan bahsediyoruz, peki “yer” nedir? Yer, aslında düşmek istemediğimiz şeydir. Yer, üstünde olmak istediğimizdir. İnsan en çok yere düşmekten korkar, en çok ondan kaçar. Çünkü yer pistir. Yere ayaklarımızla basarız, yer denen şey bizim süpürmemizi bekleyen pisliklere ev sahipliği yapar. Bu yüzden, yer’e düşmekten korkar ve hep ayaklarımızın üstünde durmaya çalışırız. Peki, bunu anladık. O halde insanın aklına şu soru geliyor: Kendini yere atan siyasetçi, bir pisliğe bile isteye ve kendi hür iradesiyle mi bulaşmış oluyor? Evet, öyle oluyor. Kendini yere atan, yalnızca aldatan değildir. Kendini yere atan aynı zamanda kirlenmeyi, bir pislik mertebesine düşmeyi göze alandır. Bunu kabul edendir. Dolayısıyla bizim de ona bu gözle bakmamız, bu şekilde muamele etmemiz gerekir. Hak edene, hak ettiği gibi.




Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın