Güzel şeylerin sonsuza dek sürmeyeceğini bilmek insan zihnini nasıl etkiler? Belki de onları güzel yapan şey tam olarak budur: Sonsuza kadar bizimle kalmayacaklarını bilirken onlara yaklaşmaktan vazgeçemememiz, anın geçeceğini ve onun biricikliğini her daim aklımızın bir köşesinde tutuyor olmamız. İnsan çoğu zaman kalıcı olanın peşinden koştuğunu düşünür ve kendini bu şekilde rahatlatmaya çalışır. Güvenli ilişkiler, değişmeyecek arzular, kaybolmayacak bedenler, bozulmayacak anılar ister. Oysa arzunun doğası bütün bunların tersidir. Arzu, geçici olana yöneliktir her daim. Canlı olana, değişene, yaşlanana, uzaklaşabilene ve bir gün tamamen yok olacak olana. Arzunun nesnesi olan beden geçicidir, her geçen gün kırışır, yaşlanır, yerçekimine yenik düşer ve bir gün ölümün pençesine kendisini teslim eder. Tam da bu sebep yüzünden arzu acelecidir. Öznesi olan objenin bir gün tamamen yok olacağının ve ölümden kaçamayacağının farkındadır.
Bir bedeni arzulamak yerçekimine ve zamana karşı olan bu acizliğimiz sebebiyle yalnızca onu güzel bulmaktan fazladır. Onun taşıdığı anlamlarla ve o anlamların zihnimizde yer ettiği küçük sahnelerle kendine sonsuzluktan bir parça bulur. Göz, bütün bedeni aynı anda hatırlamak yerine bu küçük sahnelere tutunur. Bazı ayrıntılara takılır; bir omuz çizgisine, belin kıvrımına, tenin ışığı tuttuğu küçük bir noktaya, yüzün belli bir açıdan aldığı ifadeye. Hafıza seçicidir ve arzu ondan da seçicidir. Sevdiğimiz insanları zihnimizde anatomik bir bütünlükle saklamayız. Onları parçalardan, anlardan, dokunuşlardan, kokulardan ve tekrar dönmek istediğimiz görüntülerden kurar ve hafızamızdaki sonsuzluğa saklarız.
Bakmak da sandığımız kadar basit bir eylem değildir. Birini görmekle ona bakmak arasında, ona bakmakla onu gerçekten fark etmek arasında fark vardır. Arzu edilen kişi yalnızca bakışın öznesi değildir; çoğu zaman bakışın yönünü ve niyetini de belirleyici bir faktördür. Bazen tek bir göz, tek bir duruş, bütün arzunun merkezini kendine çeker ve onu arttırır. Belki çekiciliğin bir kısmı da tam burada yaşar: görülmekten utanmamak, kendisinin arzulayan tarafından asla unutulmayacak ve zihnindeki sonsuzlukta yaşayacak kısmında kalacağını bilmesinin özgüveni bu çekiciliği besler. Arzu duyanın hazzı ise çoğu zaman bir miktar korkuyu yanında taşımaya devam eder.
Bu korkunun en önemli sebebi, insanın ölümlü olması ve eninde sonunda hiçliğe doğru karışacak bir bedeni arzulamasıdır. Canlı beden sıcak olduğu için arzulanır ama tam da canlı olduğu için geçicidir. Yaşar, değişir, yaşlanır; bir gün artık dokunulabilir ve ulaşılabilir olmayacaktır. Ancak ölüm farkındalığı hiçbir zaman arzunun karşıtı veya yok edicisi değildir. Tam tersine onu aceleci kılan yegane şeydir. Eğer bu dünyada zamanımız sonsuz olsaydı, belki de hiçbir şeye bu kadar tutkuyla yaklaşmak zorunda kalmazdık. “Sonra” kelimesinin her daim mümkün olduğu bir dünyada “şimdi”nin bu kadar baştan çıkarıcı ve acele ettirici olması için bir sebep kalmazdı.
Haz, tam burada erotizmin ona kattığından daha derin ve teolojik bir anlam kazanır. Yüzeysel bir kaçış olmaktan çıkar ve faniliğe verilen bedensel bir isyana dönüşür. Ölümün kesin, zamanının ise belirsiz olduğunu bilmek hayatı anlamsızlaştırmak zorunda değildir öyle gözükse bile. Bazen tam tersine ona yoğunluk verir. Absürd olan da budur belki: Sonunda kaybedeceğimizi bile bile bağlanmak, biteceğini bile bile sevmek, yanabileceğimizi bile bile sıcaklığa yaklaşmak. İnsan bu çelişkiyi çözemez; onun içinde yaşamayı ve içinden geçip gitmeyi öğrenir. Güneşe kanatlarını kaybetmek pahasına yaklaşmaktan keyif alır.
Bu yüzden tutku içine dalmaktan bıkmayacağımız, gecenin karanlığında dalgalarında huzuru ve korkuyu aynı anda yaşayabileceğimiz bir okyanustur.Burada mesele tutkunun içinde kendini yok etmek ya da bir başkasına sahip olmak değildir. Sahip olmakla temas etmek arasında önemli bir fark vardır. Sahip olma arzusu karşısındakinin her daim aynı kalacağını bilmek ister; temas arzusu ise onun canlılığını ve akışkanlığını kabul eder. Birini gerçekten tutkuyla istemek, onun ayrı bir varlık olduğunu bilirken yine de yaklaşmayı seçebilmektir. Belki teslimiyet dediğimiz şey de biraz budur: kontrolü tamamen kaybetmek değil, kontrolün hiçbir zaman mümkün olmayacağı gerçeğiyle barışmak. Karşımızdaki insanın akışkan varlığının bizi tehdit etmediğini, tam aksine içinde kaybolacağımız, ürpertici ve dalgalarla dolu bir okyanus olduğunu görebilmek. Okyanusta yaşayacağımız deneyimlerle akış içerisinde yüzebilmek.
Güzellik aynı okyanus gibi, biraz acımasızdır. Bize kalıcılık veya sabitlik sözü vermez. Bir yüz değişir, bir beden yaşlanır, bir an geçer. Fakat arzunun öznesinin geçici olması ve değişen, akışkan bir formda olması onu daha az gerçek veya daha az arzulanır yapmaz. Tam tersine, bazı anların değerini onların tekrar edilemeyecek oluşu yaratır. İnsan belki de bu yüzden fotoğraf çeker, bir kokuyu yıllarca hatırlar, sevgilisinin bedenindeki küçücük ayrıntıları ezberler. Kaybolacağını bildiği şeyi hafızasında biraz daha uzun tutabilmek için.
Sonunda geriye tuhaf bir gerçek kalır: Güzel şeyler hızlıca yanar ve söner. Bazıları büyük bir gürültüyle değil, kimsenin fark etmediği kadar sessizce. Ama onların yanacağını bilmek, sıcaklıklarından ve baş döndürücü güzelliklerinden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Belki mesele hiç yanmamak değildir zaten. Belki mesele neye yandığımızın tamamen farkında olmaktır.
Görsel: Pretty Things Burn Quietly, Mertcan Yılmazer, 2026.



Yorumlar (0)
Bu gönderi için henüz bir yorum yapılmamış.
Yorum Bırakın